26 Ocak 2016 Salı

Dönersen Islık Çal Filmi  Queer Bağlamında İncelenmesi
Semra ÇOBAN
Giriş
  Kimliğinize bakınız cinsiyet ibaresini göreceksiniz. Kadın veyahut erkek yazar. Ya da etrafımıza şöyle bir baktığımızda her şey kadın/erkek kategorilerine ayrılmıştır. Tuvaletler kıyafetler, mağazalar, mekanlar, renkler vs. peki ya diğerleri. Yok saydıklarımız. Alay ettiklerimiz. Tehdit algılayıp yok etmeye çalıştıklarımız. Bir o kadar düşkün olduklarımız. Queer buradan bir yerlerden bu yarıklardan girmenin ve bir direniş, bir yapı sökümü yaratmanın yollarını aramaktadır. Orhan Oğuz’un Dönersen Islık Çal (1993) filmi ötekileri, bu saydıklarımızı anlatan başarılı bir çalışmadır ve bu bağlamda queer üzerinden tartışılacaktır.
Toplumsal Cinsiyet
  Sözlük anlamı olarak  cinsiyet, kadın ve erkeğin biyolojik farklılıklarının anlatımı için kullanılmaktadır.Toplumsal cinsiyet ise  kurumlarla, sosyal çevre ve iktidar ilişkileri ile karşılıklı, iç içe geçmiş, karışık ilişkiler bütünüdür. Toplumsal cinsiyetin algılanışı kültürel bir olgudur ve bu kavram, kültürel, ekonomik, politik ve davranışsal tüm farklılıkları içermektedir.
  Toplumsal cinsiyet kadınlarla erkekler arasındaki toplumsal ilişkileri düzenlemek için kullanılan bir kavramdır. Scott toplumsal cinsiyetin, cinsiyeti olan bir bedene zorla kabul ettirilmiş bir toplumsal kategori olarak tanımlar ve toplumsal cinsiyetin kadınlar ve erkeklere ilişkin uygun rollerin tamamen toplumsal olarak üretildiğini ifade eden “kültürel inşalar”a işaret etmenin bir yolu olduğunu belirtir. (Scott, 2007: 11).
  Toplumsal cinsiyet üzerine tartışmalar en nihayetinde heteronormatif bir ikililiğe işaret etmektedir. Toplumsal cinsiyet tartışmalarında cinsiyet bir töze işaret etmektedir. Butler, toplumsal cinsiyet gibi cinsiyetin kendisinin de töze ait bir nitelik olmadığını, devam edegelen tarihsel süreçler içerisinde bireylerin eylem ve söylemleriyle, yani her türlü icralarıyla inşa edildiğini, bu inşa faaliyetinde dilin başrol oynadığını ileri sürmekte ve bu bakımdan kendisini fenomenolojik felsefe çizgisine yerleştirmektedir (Sofuoğlu, 2010: 91).
   Butler, Cinsiyet Belası adlı kitabında cinsiyetin de toplumsal cinsiyet gibi kültürel bir inşa olduğu ve hatta zaten başından beri toplumsal cinsiyet olduğunu tartışır. “Toplumsal” cinsiyet kavramının, “doğal” bir cinsiyet üretilmesinde ve cinsiyetin söylemsellik öncesi bir şeymiş gibi tesisinde araçsal bir işlev gördüğünü, böylelikle söylemsel üretimin tam da bu işlemi gizleyen ikili karşıtlıklar yapısını (eril/dişil - kadınlık/erkeklik) ve cinsiyet, toplumsal cinsiyet arzu arasında olduğu varsayılan süreklilik fikrini yeniden ürettiğini öne sürer (Yardımcı, Güçlü, 2013: 21).
   Biyolojik bir “öze” atıfta bulunduğu varsayılan “(biyolojik) cinsiyet” kavramı da aslında bu tertibatın hükmü altındadır dolayısıyla “biyolojik bedenin” de doğallığının sorgulanması gerekir. Bu aynı zamanda cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelim (karşı cinse) arzu arasında olduğu varsayılan sürekliliğin de sorgulanması anlamına gelir (2013:18).
  Wittig’in kavrayışında “cinsiyet”. kadınları, geyleri ve lezbiyenleri ezen bir imlemler sistemi tarafından söylemsel olarak üretilmiş ve dolaşıma sokulmuştur. Wittig bu imleme sistemine katılmayı da, sistemin içinde reformist veya altüst edici bir konum edinmenin işe yarayabileceğine inanmayı da reddeder. Wittig’e göre sistemi kısmen kabul etmek, onu tümüyle kabul etmek ve olumlamaktır (Butler, 1999: 193).
  Heteroseksüellik, kadınlar için zorunlu üreme işlevi ve bu üremenin temellükü üzerine kurulu toplumsal tahakküm sisteminin bütününü haklı çıkarmaya yarayan kültürel bir inşadır (Wittig, 2012: .84).
 Freud’a göre, bize cinsel anlamların sıradan ve doğal karşılanan dünyasının nasıl kurulduğuna dair ipucu veren şey istisnadır, tuhaf olandır. Ancak ve ancak bilinçli bir şekilde doğallıktan çıkarılmış bir konumdan baktığımızda doğallık görünümünün kendisinin kurulmuş bir şey olduğunu görebiliriz( Freud’dan akt. Butler, 1999: 189).
  Dolayısıyla tuhaf olan, tutarsız olan, “dışa” düşen, doğal saydığımız cinsel kategorileşme dünyasının inşa edilmiş olduğunu, dahası pekala faklı bir biçimde inşa edilebileceğini kavramamızı mümkün kılar (1999:189).  Tuhaf olan tam da norm dışı olandır. Ve burada queer devreye girer.
Queer Üzerine
   Queer’in açık net bir tanımı yoktur. Queer bir tanımlamayı da reddeden bir yerde durur. Yine de bu çalışmada  queer üzerine yapılan yorumlar ve tanımlamalarla queer açıklanmaya çalışılacaktır. Kuşkusuz ki kuramlar teoriler salt bir doğruluğu ve tartışma götürmez bir durumu ifade etmezler. Bu bağlamda queer de tartışmalı bir kavramdır ki üzerine tartışılması da zorunludur. Çünkü çıkış noktası olarak çok geniş sonsuz bir kimlik kategorisi bağlamında özgürleşmeyi ve direnmeyi savlamaktadır.
  Queer, hem gey, hem heteroseksüel, hem de bunların arasındaki tüm gri alanlarda ki cinsellikleri ifade etmek için kullanılan bir terimdir. LGBTT (Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti, transseksüel) bireyleri olduğu kadar heteroseksüel muhalif bakışı da ifade eden ve ayrıştırıcı cinsel kimlik tanımlarını sorgulayan şemsiye bir kavramdır (Duruel Erkılıç, 2013: 225).  
   Tuhaf, acayip vb karşılıkları olan ve 1980’lerin sonunda eşcinsel erkekleri aşağılamak için kullanılan queer ibaresi, 1990’ların başında “cinsiyet normları dahilinde” olmayanlarca, yani gey, lezbiyen, travesti, transseksüel, biseksüel, interseksüel vb kişilerce, pejoratif anlamıyla birlikte sahiplenilmiş, heteroseksüel matrisin dayattığı ikili kimlik rejiminde öteki kılınanları ve onların eşit haklar mücadelesini işaret etmeye başlamıştır (Öztürk, 2011:6).
Cinsel sınıflandırmaları kabul etmeyen, heteronormatif  sistem tarafından sindirilmeyi reddeden, “normal görünme ve davranma” fikrini protesto eden, sapkınlık ithamını adeta kucaklayan Queer Nation ve ACT UP mensuplarının 1990 senesinde New Yorkt’ta bir Onur Yürüyüşü’nde dağıttıkları meşhur manifestoda belirtildiği gibi “queer sert bir kelime olabilir; ama aynı zamanda homofobiğin elinden çıkabilecek ve ona karşı kullanılabilecek sinsi ve ironik bir silahtır ( Çakırlar ve Delice’den akt. Duruel Erkılıç, 2013:226).


  Annamarie Jagose, Queer Teori adlı kitabında Susan Hayes’in gueer’i  bir dizi olayın son halkası olarak aktardığı pasaja göre;
İlk önce Sappho vardı (eski güzel günler). Daha sonra Antik Yunan’da kabul gören homo-erotizm ve Roma’nın aşırılıkları geldi. Sonra, iki milenyum atlandığında Oscar Wilde, sodomi, şantaj ve hapis cezası, Foster, Sackville- West, Redclyffe Hall, dönme, sansür; sonrasında panseksüeller, butchar ve feminenler, nonoşlar (poofs), geylerle takılan heteroseksüel kadınlar (fag hags), daha fazla sansür ve orton. Derken Stonewall (1969), artık hepimiz eşcinseldik. Aynı zamanda feminizm de vardı ve bir kısmımız lezbiyen feministken ayrılıkçı lezbiyenlerimiz dahi oldu. Draglar ve kopyalar (clones), dyke’ lar ve politikler ve Gay Sweatshop. Derken AIDS geldi; AIDS üzerinden yapılan yoğun cinsel pratik tartışmaları (cinsel kimlik yerine) Amerika’da Queer hareketi doğuracaktı. Sonrasında İngiltere’de lezbiyen siyaseti ile gey siyasetinin zorunlu evliliğine yol açan Thatchercı paranoya 28. Madde’nin yüce tezahürü. İşte Bunların çocuğu Queer ve şüphesiz ki problem çocuk (Hayes’ten akt. Jagose, 2015: 97).


   Jagose bu yaklaşımın queerin tarihçesini açıklamak için mübalağalı bir yol olarak bulsa da tarihsel olay ve etkileri parodik bir biçimde başlatması tartışmaları sürekli kıldığını ve queerin evrimini karakterize ettiğini belirtmektedir.“Söylem, gücün hem bir aracı hem de sonucu olabilir, fakat söylem ayrıca, gücün önünde bir engel, bir ayak bağı, bir direniş noktası ve muhalif bir stratejinin hareket noktası da olabilir (Foucault’dan akt. Butler, 2007: 5).
     Foucault (2015:103) söylem ve stratejiler arasındaki ilişkiyi tanımlayıp, tekil bir söylemin muhalif sebepler için stratejik bir biçimde kullanılabileceğini açıklarken, özellikle eşcinsellik kategorisinin iktidar ve direniş yapılarında nasıl şekillendiği örneğini vermektedir. Eşcinselliğin bir “tür” olarak doğuşu, söylemin çok-değerlilik kapasitesine örnek oluşturur:
Eşcinselliğin tür ve alt türleri, dönme, oğlancılık, psişik hermafroditizm gibi kavramların on dokuzuncu yüzyıl psikiyatri, hukuk felsefesi ve edebiyatında görünür olması şüphesiz ki ‘cinsel sapkınlığın’ sosyal kontrolünde büyük bir öncelik sağlamıştır fakat aynı zamanda ‘tersine çevrilmiş’ söylemin oluşumunu da mümkün kılmıştır: eşcinsellik kendi adına konuşmaya başlamış, meşruluğu ya da doğallığının kabulünü talep etmiş bunları yaparken alaşağı edildiği aynı tıbbi terimleri kullanmıştır (Foucault’dan akt. Jagose, 2015: 103).


   “Gey kimliği gözlemlenebilir biçimde, çağdaş kimlik ve toplumsal cinsiyet teorileri ile artık inandırıcı herhangi bir akademik ilişkisi kalmamış önermelere dayalı, felsefi manada muhafazakar bir kurgudur” (Herkt’ten akt. Jagose 2015:98). Kimlik hakkındaki liberal, özgürlükçü, etnik ve hatta ayrılıkçı kavramların meşruiyetini yitirmesi ‘queer’ kavramı için gerekli olan kültürel alanı yaratmış; ‘lezbiyen’ ve ‘gey’ in ayrı kimlik kategorileri haline getirilmesi yönündeki dışlayıcı eğilimler karşısında queer kavramının muğlaklığı onun yerini sağlamlaştırmıştır (2015:98).
     Queerin etkileri sınırlı algılanmamalı; cinsel alanda aydınlanmanın; kavramsal sistematik, yapısalcı, normatif, ilerlemeci, özgürleştirici, devrimsel ve hatta sosyal bir değişim ile post-modern bir kabul ve aynı zamanda reddediş olarak düşünülmelidir(2015:98).


Butler’a göre ;
“Queer”, müşterek bir mücadele sahası, bir dizi tarihsel düşüncenin ve gelecek tahayyülünün başlangıç noktası olacaksa, şimdiki zamanda asla tamamıyla sahip olunamayan, ama her zaman yeniden tertiplenebilen, bükülebilen, çarpıtılabilen, bir önceki kullanımından, acil ve genişleyen siyasal amaçlar doğrultusunda, queerleştirilebilen olarak kalmak zorundadır. Bu, “queer”den, bu siyasal görevi daha etkili biçimde yerine getirebilecek terimler lehine vazgeçebileceği anlamıda da gelir. Böyle bir vazgeçiş, tam anlamıyla önceden tahmin edilemeyecek yollarla harekete sınırlarını kazandıran ve onları yeniden çizen demokratikleştirici çekişmeleri -evcilleştirmeden- bir araya getirmek adına gerekli olabilir (Butler’dan akt. Çakırlar, Delice, s.18,19)


  Queer öznellik, kamusal hayatın içselleştirilmiş heteroseksüelliğini protesto etmeyi de içinde barındıran, her yere, her hegemonik alana bulaşan, dadanan, yayılan ve her mecrada kendini vücuda getirebilen edimsel siyasi bir öznelliktir.(Çakırlar, Delice, s.18).
  Butler, kimlik kategorileri beni her zaman rahatsız eden bir çerçeve olmuştur; ben kimlik kategorilerini değişmez ayak bağları sayar ve onları ortaya çıkması kaçınılmaz dert yuvaları olarak kavrar, hatta öyle lanse ederim  (Butler,2007, s 5).
Butler’a göre;
Başkaları özgür değilse hiç kimse özgür olmaz; zira özgürlük, hayatın toplumsal ve siyasal bakımdan belirli bir şekilde örgütlenmesinin bir sonucu olarak icra edilir. Ancak başkalarına bağımlı olduğumuz takdirde özgürlüğü icra etme şansımız olur. Bu da queer’in bir kimlik olduğu fikrinin ötesine geçmek anlamına gelir. Belirli siyasi hedefleri olan, dinamik ve farklılaşmış bir harekettir queer.  Queer “gezinen bir terimdir ve mantığı normların sürekli olarak saptırılması fikrini içeriyor (Durudoğan, 2011: 87,88).


  Queer teorist David Halperin  queerin hala bir “kimlik politikası markası” olduğunu kabul etse de, bariz biçimde ve açık bir kimlik politikası reddidir (Halperin’den akt. Wolf, 2012:171). Queer teori, sadece gey, lezbiyen, biseksüel ya da trans olmayan, “gueer” davranmayı ve düşünmeyi becerebilen düzcinselleri de kapsama, ama bazı geyleri, özellikle tek eşlilik ya da evlilik gibi ideallere yönelmiş beyaz geyleri dışlama iddiasındadır (2012:171).
  Michael Warner’ın “hoşgörü ve basit politik çıkar-temsilinin  azınlıklaştırıcı mantığı” olarak adlandırdığı şeyi reddedip bunun yerine “normal rejimlerine daha esaslı bir direniş” tercih eden queer, cinselliğin söylemsel bir etki olduğu yönündeki kavrayışını açıklar. Queer kendine herhangi bir önem yahut olumlama atfetmediğinden; direniş noktaları karşıtlığından ziyade ilişkisel olmak üzerinden belirlenmektedir (Warner’dan akt. Jagose, 2015: 120).
      Rosemary Hennessy’ye göre queer proje, “eşcinsel-hetero’ ikiliğinde baskılanan düşünce ve farklılıkların açığa çıkarılması için çaba, ‘lezbiyen ve ‘gey’ kimliklerin monolitik yapısı ve bunların heteroseksüellik, ırk, toplumsal cinsiyet ve etnisite gibi ikircikli yapılardan gördüğü olumsuz etkilerin silinmesi konusunda bir yol” ileri sürmektedir (Hennessy’den akt.Jagose, 2015:120).
Eve Sedgwick’in daha da güçlü bir iddia ortaya attığı son çalışmasında ki gözlemiyle queer,
ırk, etnisite, post kolonyal uluslar ile kimlik meselelerini içeren, kimlikleri parçalayan söylemlerin yöntemleri bir anlamda iç içe geçmiştir. Kendilerine dönük tanımlamaları “queer”i de içeren beyaz olmayan entelektüeller ve sanatçılar… parçalanmış dil, ten rengi, göç ve devlet karışıklıklarına yeni bir değer vermek için “queer” in kaldıracından yararlanmaktadırlar (Sedgwick’ten akt. Jagose, 2015:121).
     
     
     Wittig, arzu norma karşı direniştir der. Temel farklılık, cinsel farklılık da dahil olmak üzere bireyler arasındaki tüm temel farklar ve karşıtlık kavramları olarak inşa edilen tüm farklılıklar politik, ekonomik ve ideolojik düzenin farklarıdır(Wittig, 2012, s.83-84).


     

Queer Üzerine Tartışmalar
  Queer, kimlik kategorilerinin sınırlarını genişleterek ve marjinalleştirilmiş çeşitli cinsel kimlik biçimleri arasındaki ayrımları hiçe sayarak, bazı çevrelerde endişe ve öfkeye yol açmıştır.Terimin çeşitli itirazları queerin istek ve sınırlarını aydınlatarak içerim ve yatırımlarını açıkça ortaya koymaktadır (Jagose, 2015: 123).
  Jagose queere yöneltilen eleştirilerden birinin, queerin geniş bir kitle tarafından büyük bir şevkle ve coşkuyla tutulmuş olmasının yanısıra  özellikle  içerikten ziyade tarz bakımından queerin “postmodern meta fetişizmi olarak kimlik siyasetine bir örnek”  ürettiğini düşünenler tarafından eleştirildiğini belirtmektedir (Edelman’dan akt. Jagose, 2015: 132).Donald Morton’a göre, bu tür popülerlikler “queerliği bir ‘yaşam tarzı’, kendine özgü bir konuşma, yürüme, yeme, içme, giyinme, saç kestirme ve sevişme biçimine indirgeyerek queerlik mefhumunun kendisini önemsizleştirmektedir” (Morton’dan akt. Jagose,2015:132).
  Bir diğer tartışma alanı ise akademideki queerleşme sürecinin hızlı olmasıdır.  Michael Warner’ın ifadesiyle: “Akademisyenler artık queer teoriden bir hareket olarak söz ediyorlar. Oysa daha iki yıl önce, söz konusu tabir hiçbir şey çağrıştırmıyordu.”( Warner’dan akt. Jagose, 2015:132.)
     Rosemary Hennesey, geç kapitalizm koşullarında queerin hegemonik postmodern kültürü sağlamlaştırmak üzere sahiplenildiğini iddia etmektedir: “Doğallaştırılmış kimlik ve farklılık nosyonlarına karşı Madison Avenue ve Wall Street’ten yükselen meydan okuma,” diye yazar, “avangart queer teori ile belli bir ideolojik ilişkiyi paylaşmaktadır” (Hennessy’den akt. Jagose, 2015:132).
   Malinowitz’e göre queerin meslekleşmesi en çok queer akademisyen olarak akademik kariyer yapmakta olan görece az sayıda ki bireye yaramıştır…Şu anda diye yakınır Malinowitz,
saygın akademik kurumlarda fazla temsil edilen, kapalı devre sunum çağrılarından yararlanan, eksiksiz sözcüklerin dahi hızına yetişemediği postyapısalcı bir sözcük dağarcığı kullanan, ciddi ölçüde kendi içinde referanslar gösteren ve beyazların ezici çoğunlukta olduğu queer teorisyen ağı, yalnızca çoğumuzun yeterli maddi imkanlara sahip olmadığımız için yerleşemediğimiz bir mahallenin sakinlerine açık bir sosyal kulüp gibidir. (2015:132)


  Benzer bir eleştiriyi Sherry Wolf ‘da farklı bir noktadan ele alarak yine Malinowitz’i referans vererek anlatır.
  Wolf’a göre queer teorinin göze batan bir eksikliği çoğu insanın hayatının gerçekleriyle uğraşmak için bile ne kadar az çaba sarf etmesidir. “Bedenler bu kuramcılar tarafından kusana kadar analiz edilirken, yazıları insanların cinsiyet ve cinselliklerinin hayatlarının en belirleyici yönleri olduğunu iddia ediyor. İnsanların bedenlerinin kısmen toplum tarafından, daha kesin konuşmak gerekirse içine doğduğu sınıf tarafından inşa edildiği kesin.(Wolf, 2012:180,181).
Bazıları daha uzun saatler çalışmak ve dehşet verici trafik kuyruklarında beklemek zorundaysa, kendine ayıracak zamanı yoksa ve hayatlarımızı sınıf temelli etkileyen diğer her şey yüzünden obez olmaya, sigara içmeye, genç ölmeye ve daha çok stres sahibi olmaya yatkındır. Tarihçi Harriet Malinowitz’in queer kuramcıları hakkında yaptığı espiri burada kulağa doğruymuş gibi geliyor: “Queer kuramcı ağı genelde çoğumuzun içinde yaşayacak kadar parası olmadığı, mahallenin sakinlerine açık bir sosyal kulübe benziyor” (2012:181).


  Susan J. Wolfie ve Julia Penelope (2015:123) yakın geçmişte yayınlanan lezbiyen kültür eleştirisi ontolojisinde kimlik istikrarsızlaştırmasını bariz bir şekilde homofobik bir strateji olarak yorumlamışlardır:
Ayrıcalıklı ataerkil söylemin (ki postyapısalcılık bunun yeni bir şeklinden başka birşey değildir) lezbiyenlerin ancak son dönemde oluşturmaya başladığı ortak kimliği silmesine izin vermemiz (mümkün değil)... En azından akademik “feminist” söylemde, yapısökümcü söylemin özümsenmesinin gerçekte yol açtığı şey, ister doğrudan kullanılsın isterse değinilsin, Lezbiyen sözcüğünün tırnak işareti içine alınması ve gerçek lezbiyenlerin varlığının bir kez daha inkar edilmesi olmuştur (akt.Jagose, 2015:123,124).
  Lezbiyen ve gey kimliklerinin queerleşmesine yöneltilen bir itirazda politik yararlılık meselesi odaklıdır: kimliğin açık konumunun sorgulanması entellektüel anlamda açıklanabilir olmakla beraber, apolitik sakinciliği teşvik etmesi itibariyle savunulamazdır (2015:125).
  Queere yönelik bir diğer eleştiri ise geçmişte aşağılayıcı bir sözcük olarak kullanılmış olan terimi bir türlü olumlu bir kişisel tanıtım olarak benimseyemeyen kişilerden gelmektedir. Queer Studies List’in kısa süre önce internette açtığı queer kimlik varsayımı tartışmasında kimileri bu terimi benimsediğini belirtirken, diğerleri aksi yönde ileti yazmışlardır.(2015:126). Bunun sebebi queer terimin hakaret olduğu yıllarda buna itiraz eden bireylerin o dönemde ergen olmalarıdır. Bundan kasıtları o yaralanmışlık dışlanmışlıktır.
  Ayrıca Simon Watney queerin kullanılması yalnızca mevcut önyargıları körüklemeye yarayacağını belirtir. Watney’e göre terimin kullanılması ayrımcılık ve şiddetin artmasına yol açacaktır (Watney’den akt.Jagose,2015: 128).
  Champion Reed, tanımlayıcı bir terim olarak queeri desteklemenin “heteroseksüellerin aşağılayıcı dil kullanmalarına daha fazla imkan tanımak dışında işe yaramayacağını” düşünür ve “mecliste ‘queerler’ ve ‘götverenler’ hakkında müzakerelerde bulunan siyasetçileri hayal dahi edemez (Angelides’tan akt. Jagose, 2015 :128).
  Julia Parnaby gibi kimi eleştirmenler queeri yeniden anlamlandırmanın salt dilbilimsel bir uğraş olması itibariyle beyhude bir çaba olduğu görüşündedirler (2015:127).
  Tartışmanın başında da belirttiğimiz gibi bu alanla ilgili söylenmiş her söz kuşkusuz queerin yönünün belirlenmesinde etkili olabilir. Bir alanla ilgili yapılan çalışmalar kuşkusuz ki bir adım ilerlemesine sınırlılıklarını veyahut sınırsızlıklarını belirlemesine yardımcı olacaktır.


Dönersen Islık Çal Filminin Konusu
  Beyoğlu'nun arka sokaklarında barmenlik yaparak yaşamını sürdüren bir cüceyle (Mevlüt Demiryay), fahişelik yapan bir travestinin (Fikret Kuşkan) dramatik öyküsü. Toplumun dışladığı bu iki marjinal tipin tanışması karanlık ve tehlikeli sokakların birinde gerçekleşir.Travesti ve cücenin, yolu kadın zannettiği travestiyi darp ve tecavüzden, elindeki düdüğü çalarak kurtarmasıyla kesişir. Gerçekte onu kurtaran, cücenin, o tehlikeli sokaklarda ve gecenin karanlığında kendisini korumak için boynunda taşıdığı düdüktür.Kadın sandığı kişinin, travesti olduğunu öğrenen cüce durumu ilk başta garipsese de, bir süre sonra aralarında, büyük bir dostluk başlayacaktır.
Filmin İncelenmesi
  Filmin temel noktalarından biri norm dışı olan bu iki kimliğin cüce ile travestinin hikayesi olmasıdır. Queer teorinin tam da çıkış noktası olan hetoronormatif ikiliğin sarsıldığı nokta. Cüce ve ondan santim farkla uzun olan diğer cüceyle tartıştığı sahnesi cüceliğin neye göre belirlendiği sorusunu da beraberinde getirir. Gerçekten de bir insanın boy ölçütü ne olmalıdır ya da bir boy ölçüsü olmalı mıdır? Bu insanlar  neye göre cüce olarak tanımlanırlar? Sayısal olarak azınlık olmak mıdır? Yoksa inşa edilmiş bir norm mu vardır? Queer burada devreye girer. Ve bu bağlamda Wolf’un sözünün burada çok değerli bir yerde durmaktadır. Filme queeri yerleştirebileceğimiz çıkış noktası Wolf’un Butler üzerinden yazdığı şu sözlerdir:
Toplumsal cinsiyet ve cinsiyeti teorileştiren çoğu insan, ikisi arasında Butler’ın tarif ettiği “yani sonuçta cinsiyet doğaya ya da çiğ/ham’a tekabül ederken toplumsal cinsiyet kültüre ya da ‘pişmişe’ tekabül eder” ayrımını yapar. Bazıları kadınsılık ve erkeksiliğin toplumsal yaratılar olduğunu kabul ederken, biyolojik cinsiyetin böyle olmadığı iddia edilir - ya bir dizi özellikle ya da diğeriyle doğmuşsunuzdur. Tam tersine, Butler ve diğerleri, haklı olarak, her iki kategoriye de tam oturmayan, muğlak jenitallere sahip milyonlarca interseks bireyin kanıt olduğunu göz önünde bulundurulursa, kadın/erkek cinsel ikiliğini sınırlı anlayışına meydan okur (Wolf, 2012:181)
   Filmde ki cüce ve travesti de tam bu noktada o çok çeşitliliğin ifadesidir. Normları yıkan bir yerde durur.Filmde sadece cüce ve travesti yoktur marjinal olarak hayat kadını (Derya Alabora, pezevengi ve kocası (Menderes Samancılar), Rum Madam Lena, ve diğerleri...


  Cücenin hayatı pek kolay değildir. Ev içindeki mutfaktan tutun da sokaklar, bankamatikler kapı zilleri şöyle bir etrafa baktığımızda  her şey norm dediğimiz bir standarda göre tasarlanmıştır. Cüce kendi imkanlarını yaratarak yaşamına devam etmeye çalışmaktadır.  Mutfakta tekerlekli bir merdiven kullanarak bankamatiğe tırmanarak ve en önemlisi gecenin karanlık tehlikeli sokaklarında kendini koruyabilmek için düdük çalarak  yaşamına devam etmeye çalışmaktadır.
  Cüce düdüğü çaldığında serseriler, gaspçılar, hırlısı hırsızı kaçışıverirler. Sokakları kendininmiş gibi sanan hegonomik erkeklerin alanında da güç ilişkileri vardır. Kendilerinden daha zayıf olanı ezebilirler ama en nihayetinde bekçi düdüğü çalınca tüyüverirler. Bekçi iktidarın gücüdür. İktidar güç ilişkilerinde hep bir alttakine baskı uygulamak daha kolaydır. Bu nedenle her istediklerini yaparlar ama bekçinin kendisi değil düğünün sesi gelince bile sıvışıverirler.
    Cüce için zor olan bakışlardır, dışlanmadır, yok sayılmadır ama travesti için çok daha zor bir hayat vardır. Sisteme bir tehdit unsuru olarak algılanan LGBTT bireylere karşı sürekli olarak bir bastırma sindirme yok etme politikası sürdürülmektedir. Hem iktidar ve araçları hem de toplum tarafından ucube ve yok edilmesi gereken kişiler olarak görülmektedirler. Onlar için yaşam standardı gibi bir durumdan bahsetmek bir yana hayatta kalmaya çalışmaktadırlar. Özgürlüğün ne olduğunu zaten biliyor olduğumuzu düşünüyor olabiliriz, ancak transeksüel bireyler için şiddet tehdidi olmadan yaşamanın ne anlama geldiğini gerçekten düşündük mü? ( Butler’dan akt. Berghan, 2011:140) ?
Beauvoir’ın ünlü “kadın doğulmaz, kadın olunur” sözü, 1970’ler feminizminin dayandığı teorik altyapıyı özetler…. Ancak her  ne kadar toplumsal cinsiyet bir kurgu olarak kabul edilse de transseksüellerin kadınlık kimliği inşa edebilecek olmaları, biyolojileri nedeniyle reddedilmiştir. Diğer bir deyişle, kadın doğulmuyordu, ama kadın doğmayanlar da kadınlığa dahil olamıyorlardı. Böylece feministler “dönüştürülebilir” olan toplumsal cinsiyet rolleri alanında bir mücadele sürdürürken, mücadelenin sınırlarını “dönüştürülemez” olarak tanımladıkları biyolojik cinsiyet ile çizilmiştir (Berghan, 2011: 140).     
     Travesti ile fahişenin karşılaştıkları noktada tekrar ezilen iki kimliğin birbirinden hırslarını çıkarmalarını görürüz. Hem kadın olarak ikincil bir konumda olan kadın travestiye karşı üstün bir konumdadır. Yine yukarıda da belirttiğimiz gibi güç ilişkilerinde bir üsttekine yöneltilemeyen bir alttakine rahatlıkla yöneltilebilir.
     Burada fahişenin bir repliği toplumun heteroseksüel ikiliğinin ironisini yansıtmaktadır.
‘Bunlar çıktı çıkalı işler kesatlaştı’ . Travestiyi kovalayıp tecavüz etmeye çalışan bir grup erkekle bunu pekiştirmiş oluruz. . Heteroseksüel ikiliğin ikiyüzlülüğü.
  Travestiye tecavüz etmeye kalkıştıklarında, travesti karakolda saçının kesildiği anları hatırlar. Aslında tecavüz bir tahakküm kurma biçimidir. Bir sindirme, ezme biçimidir. Ayrıca sadece cinsel olması da gerekmez. Bir travesti için karakolda bir grup erkek tarafından saçının kesilmesi ile sokakta tecavüz edilmesi aynı şeye tekabül edebilir. Mesele bir tercihe bir yaşam tarzına tecavüzdür.
  Filmde cüce ile travestinin birbirine hakaret etmeleri ve çabucak dost olmaları da önemli bir noktadır. Ezilenin ezileni anlayabilmesi. Marjinallerin, yalnızların, ezilenlerin dostluğu. Queer’i buralardan da okuyabiliriz. Ezilen kimliklerin mücadele alanı bu noktalardan çıkabilir.
    Ayrıca kapısında ‘garantili boy uzatılır’ yazan ajans vurgusu norm dışı olanların sömürülmesinin farklı bir boyutudur.Zaten tüm hakları elinden alınmış bu insanların zorla kazandıkları üç beş kuruş  bu şekilde umutları ile birlikte ellerinden alınmaktadır. Peki neden inanır cüceler buna? Normlara uyup gündüz kimse bakmadan yürüyebilmek için, sevilmek için, var olabilmek için, yaşayabilmek için. Dışarıda kendilerine bir yer bulabilmek için. Cücenin  ''dışarısı öyle karışık ki. kimin ne olduğu belli değil. herkes bir yerlere koşturuyor. noluyor anlamıyorum. dışarda bize hayat yok!'' repliği de bu özlemi vurgulamaktadır. Ayrıca ünlü olmak için cebindeki son parayı veren insanlar medyada yaratılan şöhret olgusuna da bir gönderme niteliğindedir.
  Filmde erkekliklere baktığımız zaman sokaklar onların alanıdır ve kendinden daha zayıf olanlara hayatı dar etmektedirler.
  
  Başkalarının acıları ile özdeşleşim kurabildiğimizde ve kendi kimlik aidiyetimizin ötesinde olanlar için dahi yas tutabildiğimizde, kimi yaşamları diğerlerinden daha çok yası tutulabilir gören koşulları eleştirebilir ve bunlara karşı çıkabiliriz. Böylece mağduru olduğumuz şiddet türlerinden, başkalarını koruyabilmemizi sağlayacak ilkeye de ulaşma şansımız olacaktır (Rahte,2010).
   
   Rum kadın (madam Lena), hizmetçisinin mücevher kutusunu açıp birini aldığını görür, "onu yerine koyunuz ve gidiniz kızım" dedikten sonra cüceye  anlatır:
- şaşırdınız. bu onla benim aramda bir yalnızlık oyunu. mücevherlerimi açıkta bırakırım. o çalmaya çalışır, ben görürüm. bazen izin veririm götürmesine.
- ama Madam Lena, bu resmen hırsızlık.
- hırsızlık?.. bu sadece bir oyun. bir yalnızlık, bir ölüm oyunu. kapının altında o güzel ışığın sürmesi için, canlı durması için bir oyun.
şimdi bak şu sokaklara! dinle sesleri! asılıdır çamaşır ipliklerine, cam kenarlarına, sofalara! lakin şimdi hiçbir şey samimi değildir. benim oyun gibi her şey kurmaca, uydurmaca ve herkes de bunun farkında! bilmemezlikten geliniyor.
  Aslında Madam Lenan’ın ‘oyun, kurmaca,uydurmaca’ dediği şey ile bizim toplumsal cinsiyet, cinsiyet ve kimliklerin inşa edilmişliği ile aynı noktaya temas ediyor diyebiliriz.
  Filmde  sık sık öldükten sonra dünyaya geri gelme üzerine bir atıfta bulunulmaktadır. Başka bir zamanda başka bir şey olarak döneceklerini umut ederler. Çünkü bugün hayat onlara yaşanılmaz kılınmıştır.


Sonuç Yerine
   Heteroseksüel topluma, herkes bir yerlerden bulaşmış durumdadır. İster ezilen ister ezen iktidar güç ilişkileri ekonomik sebepler sistem bir şekilde içselleştirilmiştir. Wittig’e göre  heteroseksüel toplum, her düzeyde ötekinin- farklının gerekliliği üzerine kuruludur….Heteroseksüel toplum yalnızca lezbiyenleri ve eşcinsel erkekleri ezen bir toplum değildir, başka pek çok öteki-farklıyı da ezer, bütün kadınları ve çok sayıda  erkek kategorisini, tahakküm altındaki herkesi ezer (Wittig, 2012, s.60-61).
  Queer buraları irdeleyerek bir çıkış noktası bulmaya çalışmaktadır. Söylemin kendisini üreten sisteme yönlendirerek bir direniş alanı açmaya çalışmaktadır. Sadece toplumsal cinsiyet ilişkileri değil tüm kimlik kategorilerine yöneliktir. Queerin amacı kimlik kategorilerinin birer inşa olduğunu kanıtlamaktır. Queer sabitlenme ya da bir kimlik olmak kaygısı gütmez. Queer daima yapım aşamasında bir kimliktir, sürekli bir oluşum mahallidir. Dönersen Islık Çal filmi de farklı kimliklerin bir araya değen hayatlarından bir kesitle başarılı ve cesur bir çalışmadır. Ezilenin birbirini anlaması en cüce ve en travesti haliyle.


Kaynakça
Butler, J. (1999), Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi. Metis Yayınları.  İstanbul
Butler, J. (2007),  Taklit ve Toplumsal Cinsiyet’e Karşı Durma Agora Kitaplığı. İstanbul
Wittig, M. (2013), Straight Düşünce. Sel Yayıncılık. İstanbul.
Wolf,  S. (2012), Cinsellik ve Sosyalizm. Sel Yayınları. İstanbul.
Jagose,  A .(2015), Queer Teori Bir Giriş. Nota-Bene- Kaos GL dizisi.
Joan, W. Scott. (2007), Toplumsal Cinsiyet: Faydalı Bir Tarihsel Analiz Kategorisi. Agora Yayınları.  İstanbul.
Berghan, S.  (2011), Transfeminizm. Cinsel Yönelimler ve Queer Kuram Cogito Dergisi içinde (ss 87-98).Yapı Kredi Yayınları Sayı 65-66 Bahar.
Öztürk, Ş. (2011), Cinsel Yönelimler ve Queer Kuram Cogito Dergisi içinde (ss 5-6).Yapı Kredi Yayınları Sayı 65-66 Bahar.
Çakırlar, C. Delice, S. (2012),  Cinsellik Muamması. Metis Yayınları. İstanbul.
Yardımcı, S. Güçlü, Ö. (2013), Queer Tahayyül.  Sel yayıncılık. İstanbul.
Duruel Erkılıç, S. (2013) Queer Sinema. Sinema Kuramları içinde (ss 223-244)  Su Yayınevi. İstanbul
Sofuoğlu, N. (2010) Butler’ı Schutz İle Okumak. Toplumsal Cinsiyet Kavramı ve Cinsiyet Ayrımcılığının Bazı Göstergeleri Üzerine Bir Analiz. Toplum Bilimleri Dergisi, • 4 (8) :  (ss83-93).
İnternet Kaynakları
Emek Çaylı Rahte,














































































































































































































































































































  

25 Ocak 2016 Pazartesi

                     

                     CİNSİYETİN TOPLUMSAL İNŞASI VE MEDYA: ÖRÜMCEK KADININ                                     ÖPÜCÜĞÜ FİLMİ İNCELEMESİ 
                                                                                                                 Şivan Benek[1]

          Giriş:
          Cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsiyet rolleri gibi kavramlar artık günümüzde çok sık tartışılan ve sorunsallaştırılan kavramlar olmuştur. 1970’lerle ivme kazanan feminist ve eşcinsel hareketleri ile birlikte toplumsal cinsiyet ve uzantıları olan toplumsal baskı ve ötekileştirme mefhumları artık yapı bozumuna uğratılmaya çalışılmaktaydı. Biz de bu kavramların ya da rollerin görünürlük kazandığı alanlardan biri olan sinema üzerinden, mevcut tartışmalara bakmaya çalışacağız. “Örümcek Kadının Öpücüğü” filmi üzerinden özellikle toplumsal cinsiyet, Marksizm ve toplumsal cinsiyet, Marksizm ve queer ilişkilerini bu çerçevede ele almaya çalışacağız.

                                               Toplumsal Cinsiyet
         Toplumsal cinsiyet, insanların eril ve dişil olarak, üremeye dayalı bölünmesi kapsamında veya bu bölünmeyle bağlantılı olarak örgütlenmiş pratik anlamına gelir ( Connell, 1998:190). Dişil ve eril biyolojik bedenlerimiz süreç içerisinde toplumsal olarak şekillendirilmektedir. 1960’ların sonu ile başlayan kuramsal tartışmalar artık cinsiyet ve toplumsal cinsiyet rolleri üzerinde, egemen söylemin aksi yönünde bir tavır sergilemeye başlamaktaydı. Eril iktidarın, zamanla denetimi ve kontrolü toplumsal mecralarda ele geçirdiği ve bu ayrımı derinleştirdiği, geliştirilen tartışmalarda ana izlekleri oluşturmaktaydı. Cinsiyetlerimize bağlı olarak geliştirdiğimiz davranışlarımızın bizden bağımsız bir biçimde şekillendiği ve müdahalelerle bir sınırın çizildiği üzerinde durulmaktaydı. “Katı cinsiyet rolleri ve davranışı biyolojik doğamızın özünde değil. Daha ziyade toplumumuzun doğasının özünde”(Wolf, 2012:192)dir.
        “Toplumsal cinsiyet bir nesne olmaktan çok bir süreçtir. Dilimiz, özellikle de bu dilin kategorileri, bizi somutlaştırmalara yöneltir….burada belirtilen süreç katı bir biçimde toplumsaldır ve toplumsal cinsiyet, toplumsallık içerisinde yer alan bir fenomendir. Biyolojik sürecinkinden çok farklı bir temelde kendi ağırlığına ve tutarlılığına sahiptir”(Connell, 1998:191). 1970’lerde yükselişe geçen kadın hareketleri cinsiyetin ve buna bağlı olarak kadın-erkek rollerinin zaman içerisinde toplum tarafından belirlendiğini haykırmaktaydılar. Bu söylemi, ataerkinin/patriyarkanın varlığı ile ve bunu ters yüz etme inancıyla geliştirdiler. Hartman patriyarkayı, “ maddi bir temeli olan ve erkeklerin kadınlar üzerinde tahakküm kurmalarını sağlayan erkekler arası hiyerarşik ilişkiler ve erkek erkeğe dayanışmayı içeren bir toplumsal ilişkiler dizisi olarak”(Hartman, 2006:38) tanımlıyor. Buna benzer bir biçimde Judith Butler ise; “Toplumsal cinsiyet bir nevi, kültürel kurgu, kendini tekrarlayan edimlerin performatif bir etkisidir. Toplumsal cinsiyet bedenin tekrar tekrar stilize edilmesidir, kaskatı bir düzenleyici çerçeve içinde tekrar edilen bir dizi edimdir”(Butler, 2009:89). Feminist hareketler, kadın/erkek rollerini yerinden saptıracak bir dizi argüman geliştirdiler. Bununla birlikte, davranışlarımızın doğuştan geliştirdiğimiz olgular olmadıklarını, ataerkil toplum tarafından, müdahaleler sonucu şekillendirildiklerini söylemekteydiler. Artık “kadın olarak doğulmadığı”, “kadın olunduğu” üzerinden tartışmalar alevlendirilmekteydi. Connell(1998); “Cinsiyet rolü teorisinde gerçekleşen şey, yapıdaki eksik unsurun biyolojik cinsiyet kategorisi ile örtük bir biçimde sağlanmasıdır. Tam da ‘kadın rolü’, ‘ erkek rolü’ terimleri, biyolojik bir terimi piyesvari bir yaklaşımla uydurulan bir terime iliştirerek neyin olup bittiği konusunda bir fikir verir. Altında yatan imaj, sabit bir biyolojik temel ve işlenebilir bir toplumsal üst yapıdır”(Connell, 1998: 81). “En güncel kullanımıyla ‘toplumsal cinsiyet’ ilk kez, cinsiyete dayalı ayrımların asli toplumsal niteliğini ısrarla vurgulayan Amerikalı feministler arasında ortaya çıkmış gibi görünüyor. Bu kelime ‘cinsiyet’ ya da ‘tinsel farklılık’ gibi terimlerin kullanımında örtük bir şekilde mevcut olan biyolojik determinizmin reddedilmesi anlamına gelmiştir”(Scott, 2007:3)

                      Toplumsal Cinsiyete Marksist-Feminist Yaklaşımlar
        Yıllardan beri tartışılan konulardan biri de Marksizmin ya da sosyalizmin, var olan cinsiyet eşitsizliklerine karşı olan kayıtsızlığıydı. Marksist kuramcıların ve Marksizmin yalnızca sınıf ilişkileriyle ilgili takındığı tavır temel sorunsallardan biri haline gelmişti. Hartman(2006);“Pek çok Marksist, en iyi halde, feminizmin sınıf çelişkisinden daha önemsiz olduğunu, en kötü haldeyse işçi sınıfını böldüğünü iddia ediyor”(Hartman, 2006:2). Feministler ve eşcinseller arasında da yaygınlık kazanan bu savlar ileriki yıllarda Marksizmin bir savunma pozisyonuna geçmesine neden olmaktaydı. Toplumsal cinsiyete bağlı olarak “Aslında klasik Marksizm’in cinsel ve toplumsal cinsiyete bağlı baskıyı yalnızca sınıf kategorisine dayanarak açıklayamayacağı pekala ortaya çıkmıştır”(Cervulle ve Roberts, 2015:119). Scott’a göre;“Toplumsal cinsiyet kavramı Marksizm içinde uzunca bir süre değişen ekonomik yapıların bir yan ürünü olarak görülmüş ve bağımsız bir analitik statü edinememiştir”(Scott, 2007:24).
             Marksizm’e son yıllarda yapılan eleştirilerden biri de patriyarkayı kendi içinde sürdürmüş olmasıydı. Hartman (2006), Marksistleri, patriyarkanın gücünü ve esnekliğini küçümsemekle, sermayenin de gücünü abarttıkları dolayısıyla eleştirir. Marksistler “Kapitalizmin, feodal ilişkileri parçalayan yeni toplumsal gücünü, neredeyse her şeye kadir bir kudret olarak düşündüler”(Hartman, 2006:46-47). Marksist sınıf analizlerinin, toplumsal cinsiyeti sınıf çelişkileri arasında görünmez kılınmakla itham edilmesi, ileriki yıllarda feminist ve eşcinsel Marksistlerin bu alanda yeni yaklaşımlar sergilemesi zorunluluğu getirdi. Çeşitli mecralarda Marx ve Engels’in, cinsiyetin toplumsal olarak inşa edilmesi bağlamında, bu durumu ya görmezden geldikleri ya da konjoktürel olarak sessiz kaldıkları ileri sürülmekteydi. Wittig; “Mark ve Engels bütün toplumsal karşıtlıkları sadece ve sadece sınıf mücadelesi olarak özetleyerek tüm çatışmaları iki terime indirgemişlerdir”(Wittig, 2013:74). Hartman ise Marksist örgütlenme bilincinin patriyarka içerisinde aslında eril cinsin baskınlığını yeniden ürettiğini “cinsiyete dayalı iş dağılımı daha düşük ücret ödenen işleri kadınların yapmasını sağlar; her iki süreç de kadınların erkeklere ekonomik bağımlılığını garanti altına alır ve kadınlarla erkekler için uygun alanlar nosyonunu kuvvetlendirir”(Hartman, 2006:46-47) sözleriyle açıklamaktaydı. En nihayetinde Marksizmin sınıf çelişkileri içerisinde patriyarkayı yeniden ürettiği ve toplumsal cinsiyet kategorilerinin bu örüntüler içerisinde tekrar yapılandırıldığı görüşü mevcut tartışmalarda başat rol üstlenmekteydi.

                                                 Queer Teori
           Queer, terim olarak İngilizce’de “ibne, ucube vb” anlamlara işaret etse de söylem ve içerik olarak yeniden yapılandırılmış politik bir tavra dönüştürülmüştür. “Queer aslında, on dokuzuncu  yüzyıldan bu yana eşcinselliğin anlamsal  kuvvet alanını oluşturagelmiş bir dizi sözcükten sadece sonuncusudur”(Jagose, 2015:94). Queer, feminizmin ve LGBT hareketlerinin ana izleklerini oluşturan “kimlik” kategorilerine karşı çıkar. Kimliğe meydan okur fakat topyekün ortadan kaldırma arzusu barındırmaz, kimliği esnekleştirmeye çalışır. Feminizmin “kadın” kimliğini temel tartışma konusu edinmesini “özcü” olmakla itham eder. Bunun bir yandan kimliği sabit kıldığını düşünmektedir queer kuramcılar. “Queer teori kimlik politikalarını olduğu gibi sorunsallaştırır. Queer teorist David Halperin onun hala ‘bir kimlik politikası markası’ olduğunu kabul etse de, bariz biçimde ve açık bir kimlik politikası reddidir”(Wolf, 2012: 170-171), “Queer teori genelde ana akım LGBT politikalarında dışlanmışlara, beyaz tenli olmayanlara ve kadınlara bir alan sağlamaya çağırıyor. İnşa edilmiş ve zaman ile coğrafya içerisinde değişen diye kavranan toplumsal cinsiyet ve cinsel ikiliklere meydan okumak olarak görülüyor”(Wolf, 2012:171).
         Queer kuramın önde gelen isimlerinden olan Butler(1999), bedenlerimizin birer kültürel inşa olduğunu ve ‘toplumsal cinsiyetleştirildiğini’ söylemekteydi. Ona göre toplumsal cinsiyet bir parodiden ibarettir. Butler, Foucaultcı bir yaklaşımı esas alarak kimliği sorunsallaştırır. Feminizmin ve LGBT hareketlerinin kimlik politikalarıyla genel kimlik kategorilerinin işaret ettiği bir alana kaydığını düşünmekteydi. Queer kuramcıları, cinsiyet kimliğinin sabit değil akışkan olduğunu ileri sürmekteydiler. “Aslında, queer varsayıldığı üzere her bireyde eşsiz olan bir kimlik/kimlik olmayan kimliktir”(Wolf, 2012:172).
          “Queer teori, 1990’larda, bazı sol kanat akademisyenlerin, orta sınıf gey ve lezbiyenlerin Amerikan toplumu anaakımının içinde asimile olmasıyla başlayan, memnuniyetsizliğinden doğdu. Queer teorinin önde gelen kuramcıları ve aktivist yandaşların çoğu kimlik politikalarını ve birçok liderinin, özellikle şirket ve politik güç sahnelerine, LGBT hareketi sürüklediği muhafazakâr yönü reddeden solculardı. Ama bunu kimlik politikalarının muhafazakâr temeline- sınıflararası niteliğine-meydan okumayacak biçimde yaptılar”(Wolf, 2012:171). Queer kuramın, kimliğin direniş noktası olduğu gerçeğini görmezden gelmesi ve ataerkiyi es geçmesi temel eleştiri noktalarından birini oluşturmaktadır.
                                               Marksizm ve Queer
        Çokça tartışılmış ve hala tartışılmaya devam eden olgulardan biri de Marksizmin homofobi ve transfobiye karşı mücadele eksikliğidir. Hatta çeşitli argümanlarla tartışmalar daha da ileriye götürülerek Marksizmin kendi içinde homofobiyi taşıdığı iddia edildi. Özellikle Stalin, Castro ve Mao üzerinden yürütülen eleştirilerle Marksizmin eşcinsellere karşı duyarsız davrandığı karşı savlar olarak çokça dillendirildi. Marksizmin sınıf mücadelesine, homofobi ve transfobi ile mücadelede,  öncelik tanıdığı ya da Marksizmin kültürel inşa olan cinsiyet rollerini pekiştirdiği konuşulan konulardan bazılarıydı. Bu durumu reddeden yaklaşımlar da vardı. Wolf; “Marksistler, homofobi ve transfobiye karşı savaşmayı sınıf savaşından daha önemsiz görmek bir yana, ezilenin özgürleşmesi olmadan bir sömürülenin özgürleşmesini düşünemez”(Wolf, 2012:69). Öte yandan bir sosyalist olan  Michael Warner, gey kültürü, kapitalist düzen içerisinde, yozlaşmakla suçlamaktaydı. “Michael Warner: “ en görünür biçimleriyle gey kültürü, ileri kapitalizmin, özellikle de onun sol tarafından en çok kötülenen özelliklerinin dışında düşünülemez. Post Stonewall çağının şehirli geyleri leş gibi meta kokmaktadır. Sıcak kapitalizm kokusu yayıyorsak, kapitalizme dair diyalektik bir bakış açısı geliştirmemizi sağlayacak bir yönteme de ihtiyacımız var”(Warner, 1993:xxxi akt, Cervulle ve Roberts, 2015:120), diyerek eleştirmekteydi.
              Marksizmin, eşcinselleri de ezilen sınıfın bileşenleri olarak gördüğü çeşitli Marksist kuramcılar tarafından öne sürülmekteydi. “Marksizm bir şeyle ilgiliyse, o da ezilenlerin ve sömürülenlerin toplumda kontrolü ele alması ve onu kendi çıkarları doğrultusunda yönetmesidir”(Wolf, 2012:70). Daha önce çeşitli sosyalist liderlerin eşcinsellere karşı takındıkları tavırların heteronormativiteyi olumlayacak biçimde olduğunu söylemiştik, söz gelimi Castro’nun Küba’sı, Sovyetler’in Stalin dönemi ve Mao’nun Çin’i eşcinselleri norm dışı kategorize ederek toplumdan dışlamışlardır. Çeşitli Marksistler bu durumu farklı yaklaşımlarla açıklamaya çalışmışlardı. Wolf(2012); “Hakiki Marksist gelenek açık açık cinsel özgürleşme lehinde duruş sergilemişken, sözde sosyalist bir çok devlet kapitalist toplumların cinsel baskısına gerçek bir alternatif getirmeyi başaramamıştır. Bu devletler- ve onları destekleyen politik örgütler- sosyalizm karşıtı olan pratikleri meşrulaştırmak için sosyalizmin dilini kullanmıştır”(Wolf, 2012:90). Wolf gibi çoğu Marksist, eşcinsel hareketin Marksist teoriler içerisinde hiçbir zaman sınıfsal analizlerden azade tutulamayacağını belirtirler. Eşcinsel özgürleşme hareketi ya da diğer ezilme biçimlerinin temel kaynağını kapitalist örgütlenme pratiğinde ararlar. Wolf(2012)’a göre; “Akademideki sosyalizm mitinin aksine Marksistler, cinsel azınlıklara-ya da başka birine-yapılan baskıyı sınıf sorununa indirgemez. Marksistler, daha ziyade, ırk, sınıf, cinsiyet, cinsel ve diğer baskıların kaynağını kapitalist sınıf çelişkileri çerçevesine yerleştirir”(Wolf, 2012:68-69).
  
                
                                           Örümcek Kadının Öpücüğü

Yönetmen: Hector Babenco
Senaryo: Leonard Schrader
Eser: Manuel Puig
Oyuncular: William Hurt(Molina), Raul Julia(Valentin), Sonia Braga(Leni, Martha, Örümcek Kadın)
Yapım Yılı: 1985, ABD-Brezilya ortak yapımı, 120 dk

      Film, 1970’lerde askeri diktatörlüğün yönetime el koyduğu, Marksistlerin ve toplumdaki diğer azınlık gruplarının sistematik bir şekilde yok edilmeye çalışıldığı bir Latin Amerika ülkesinde geçmektedir.(her ne kadar belirgin bir ülke üzerinde durulmamış olsa da filmin Brezilya’da geçtiğini, hapishane müdürünün arkasındaki Brezilya bayrağından anlarız. Bu çok önemli değildir, çünkü film uygulamaların evrensel boyutta olduğunu ima etmektedir). Filmin ana eksenini, hapishanede aynı hücreye konulan Marksist Valentin(Raul Julia) ve apolitik, eşcinsel Molina(William Hurt) arasındaki ilişki oluşturur. Molina, sekiz yaşında bir erkek çocuğuna taciz ettiği gerekçesiyle hapse atılmıştır. Valentin ise diktatörlüğe karşı mücadele veren örgütün liderine yardım ettiği gerekçesiyle oradadır. Fakat Valentin, aynı zamanda diktatörlük karşıtı hareketin de aktif bir üyesidir. Filmde Molina’nın aslında istihbarat toplayabilmesi için Valentin’le aynı koğuşa koyulduğunu anlarız. Molina bir süre hapishane müdürüyle iş birliği içerisinde gözükse de ileriki zamanlarda aslında Molina ve Valentin arasında kopmaz bir dayanışmanın olacağını görürüz.
                 Film, “film içinde filmin” en iyi örneklerinden biridir. Molina, ikinci dünya savaşı yıllarında geçen bir hikayeyi, özdeşleştiği bir kadın kahraman, Leni,(Sonia Braga) üzerinden devamlı Valentin’e anlatmaktadır. İlk zamanlarda Valentin bu durumdan rahatsızlık duyar fakat aralarındaki yakınlık arttıkça Valentin ondan filmi anlatmasını ister. Anlatılan film, ikisinin zıtlaştığı öğeler barındırmaktadır. Valentin( Marksisttir) filmi, anti-semitik olduğu için(aynı zamanda Nazileri haklı gösterdiği için) aşağılar. Molina’nın apolitik bir ruh hali içerisinde bu duruma kayıtsız kalmasını da, eşcinsel kimliğini hedef alarak, eleştirir. En nihayetinde Valentin, Molina’nın dünyasına girmediği müddetçe heteroseksüel normativite kalıplarını dayatır Molina’ya.
             Valentin’nin, Molina’nın kimliğini kabul edişine kadar homofobik ve tamamen heteroseksüel tavırlar sergilediğini görmekteyiz. Molina’nın anlattığı hikâyelere güler. Molina’nın “neden gülüyorsun?” sorusuna karşılık, aslında kendisi heteroseksüel bir erkek olduğu için, “ sana ve kendime” diyerek onunla aynı mekânda bulunduğu için aşağılanma hissine kapıldığını ima etmeye çalışır. Heteroseksüel cinsel kimliğini temel norm olarak görmektedir. “Butler(1999),  toplumsal cinsiyeti, katı bir çerçeve içinde sürekli tekrarlanan davranışların edimsel etkisi olarak tanımlar ve bu davranışların zaman içerisinde doğuştan gelen, değişmez ‘bir toplumsal cinsiyet özü’  yanılsaması yarattığını belirtir. Ona göre bunun nedeni heteroseksüelliğin, toplumsal cinsiyet rolleriyle kendi dokunulmazlığını sürdürme çabasıdır”. Butler’ın da ifade ettiği gibi heteroseksüel yönelimin kendini merkeze konumlandırması diğer cinsel azınlıkların görmezden gelinmesi ya da o katı bakış  içerisinde eritilmesi başvurulan yöntemlerdendir. Valentin, en nihayetinde Marksist kimliğinden dolayı Marksizmin toplumsal cinsiyet mefhumu içindeki rolünü temsil eder. Valentin, eşcinselliği heteronormativite kategorileri içerisinde gören bir yaklaşıma sahiptir. Valentin’e  göre sınıf mücadelesi her şeyden önce gelir.  Molina’ya kullandığı “ senin gibi muz çalanlara bir şey yapmazlar” sözü, aslında sanki sistemin hedefinde yalnızca ötekileştirilen, yok edilmeye çalışılan Marksistlermiş gibi bir yanılsama yaratır. Valentin ısrarla Molina’dan “erkek” gibi davranmasını ister. Her defasında Molina’yı duygusal ve kadınsı olduğu için aşağılar ve “heteroseksüel erkek kimliğini” merkeze konumlandırarak direktiflerde bulunur. “Heteroseksüellik, biyolojik, fiziksel, içgüdüsel, insan doğasından, malların ve kadınların takasında olduğu gibi, kadınların üremesinin ve fiziksel benliklerinin erkekler tarafından zaptından ayrılamaz bir olgu gibi sunulmasına dayanan bir rasyonelleştirmedir. Heteroseksüellik, cinsiyet farklılıklarını kültürel değil, doğal kılar. Heteroseksüellik yalnızca üreme sonuçlu cinselliği normal kabul eder. Geri kalan her şey sapkınlıktır”(Wittig, 2013:85). Nitekim Molina’nın “kadın gibi hissediyorum” sözlerine karşılı Valentin,” peki ya şu bacak arandaki ne” diyerek aslında cinsiyeti tamamen biyolojik bedenle sınırlandırır ve özcü, sabit kimlik vurgusu yapar.
                   Filmde, Valentin, Marksizmin eşcinsellere karşı olan tavrını en nihayetinde sembolik olarak karşılamaktadır. Marksizmin sadece sınıf körü olduğu eleştirileri üzerinden karakterler konumlandırılır ilk başlarda. Valentin, Molina ile politik bir ortaklığa girmeden ya da ortak bir paydada buluşmadan sürekli homofobik tavırlar sergiler. “Homofobi terimini ilk ortaya atan ve bunu ‘eşcinsellere yakın çevrelerde bulunmaktan büyük korku duymak’ olarak tanımlayan George Weinberg, homofobinin beş nedeni olduğunu söylüyordu. Bunlardan ilki kişinin kendinde eşcinsel arzuları olmasından duyduğu gizli korkuya bağlıyordu….diğer dördü, dinin etkisiyle, bastırılmış kıskançlıkla, eşcinselliğin yerleşik değerleri tehdit etmesiyle ve özellikle de cinselliği dölleme ve aile ile sınırlayan ideolojileri tehdit etmesiyle ilgilidir”(Segal, 1992:200-201). Molina, heteroseksüel bir erkeğe olan aşkını Valentin’e anlatırken, Valentin,  “tüm yapabileceğin bir erkek gibi hissetmek” cevabını verir. Toplumsal cinsiyet kategorileri içerisinde eşcinsellere, sabit kılınan, özcü olan erkek/kadın rolü dayatılır. Burada Marksizme inceden bir eleştiri okuyabiliriz. Valentin, Molina’nın hayatını ve cinsel kimliğini aşağılayarak “ gerçek hayat kendini mücadeleye adamaktır” der. Aralarındaki tartışmalardan sonra Molina duygusal bir boşalım yaşayarak ağlamaya başlar. Valentin tepkiyle, “kes ağlamayı, yaşlı bir kadın gibisin” diyerek erkek/kadın bedenlerini özcü bir üslupla doğallaştırır. Valentin’e göre bu durumda “erkek” olmak daha çok kadın ve eşcinsel olmamak kodları üzerine kurulur. Toplumsal cinsiyet dışlayıcı yöntemlerle işler ve ‘zorunlu heteroseksüellik’ maskülenlikleri erkeklerle, feminenlikleri de kadınlarla özdeşleştirir”( Taş, 2012:318).
         Filmin sonunda en nihayetinde Molina ve Valentin arasında kopmaz bir bağ oluşur. Gördüğü işkence ve yediği müshilli yemeklerden sonra iyice bitkinleşen ve halsizleşen Valentin’e, Molina tüm desteğini gösterir. Tüm bu olanlardan sonra kırılmaz gibi görünen Valentin’ın heteroseksüel kimliği kırılarak akışkanlık gösterir ve Molina ile cinsel bir beraberlik yaşarlar. “Bir çok teorisyen ‘heteroseksüellik’ ‘homoseksüel’ teriminden türetilmiş bir sözcük olduğundan –önceki terim ancak sonraki terim ile birlikte yaygınlık kazandığı için- heteroseksüelliğin homoseksüelliğin türevi olduğunu ve bu tür bir şecerenin önemli ideolojik sonuçlar barındırdığını savunur”(Katz, 1983:147-150, akt, Jagose, 2015:27). “Dolayısıyla heteroseksüellik, de kurgusaldır ve anlamı değişen kültürel örüntülere bağlıdır”(Jagose, 2015:27). Jagose’nin de belirttiği gibi heteroseksüellik de bir kurgusallıktır, en nihayetinde eşcinsel olan Molina ve heteroseksüel olan Valentin cinsel bir beraberlik yaşarlar. Bu beraberliğin ardından Valentin, Molina’nın benliğine daha saygılı davranır ve cinsel yönelimini aşağılayıcı tavırlardan tamamen arınır.
                Cinsiyet kimliklerinin kültürel inşalar ve kurgular olduğu konusunda çeşitli görüşler ortak paydada buluşurlar. O halde cinsel kimliklerimiz de, doğamızda var olan değişmez ya da sabit kimlikler değildir. Homofobi ya da heteroseksüellik de bu durumda sadece egemen eril anlayışın bize öğrettiği ya da dayattığı olgulardır. Filmde de bunu Valentin’in, Molina’ya söylediği “kimsenin seni aşağılamasına izin vermeyeceğine dair söz ver. Sana saygı duymalarını sağla…” sözleri pekiştirmektedir. Burada da görüldüğü üzere filmin başında heteroseksüel kimlikler dışındaki kimlikleri kabul etmeyen ve yok sayan Valentin, bu bakışı terk eder. “Cinsiyetçilik karşıtı erkekler genelde en büyük düşmanlarının klasik erkeklik olduğunda hemfikirdi; bunu erkeklere zorla kabul ettirilen bir rol olarak görüyorlardı” (Segal, 1992: 341). Butler’a göre ise “ cinsiyet-toplumsal cinsiyet ayrımı da cinsiyet kategorisi de, bedenin cinsiyetli anlamını/imlemini edinmesinden önce var olan bir ‘beden’ genellemesini ön varsayıyor. Bu görüşe göre çoğunlukla pasif bir ortam görünümünü alan beden, onun dışında addedilen kültürel bir kaynağın işlediği yazıtla imlenir. Oysa bedenin kültürel olarak inşa edilmişliğine dair her kuram, pasif ve söylemden önce gelen bir şey gibi gösterilen ‘bedene’ şüpheyle yaklaşmalı, onu fazlasıyla genel bir inşa olarak sorgulamalıdır”(Butler, 1999:214-215).
                Filmin finaline doğru, Molina, Valentin’nin dışarıya iletmek istediği mesajı alır ve Valentin’in sevgilisi olan Ldyia ile bağlantıya geçer. Molina’dan şüphelenen cunta polisi onu takibe alır. En nihayetinde Molina görüşmeye gittiğinde Lydia polisleri fark eder ve bunun komplo olduğunu düşünerek polisi ve Molina’yı silahla vurur. Yaralı şekilde yakalanan Molina polisin tüm ısrar ve baskısına rağmen Valentin’den aldığı mesajı söylemeden yaşamını yitirir. Valentin de cuntanın işkencelerine daha fazla direnemez ve ölür. Filmde, eşcinsel olan Molina ve Marksizm, bir çatışmalı uzlaşım hali içerisinde resmedilmiştir. Lydia’nın Molina’yı vurması belki de eşcinsel özgürleşmesi ve Marksist yaklaşımın henüz bir aradalığına vurgu yapamama sıkıntısı yaratmaktadır. En temelde Marksistlerin  sınıf mücadelesi sürecinde heteronormatif kategorileri yeniden ürettikleri ya da toplumsal cinsiyet kalıplarını yeteri kadar sorgulamadıkları eleştirilmektedir. Aynı zamanda, eşcinsel bireyler için tek kurtuluş yolunun, sınıfsal eşitsizliklerin ortadan kalkmasıyla olabileceği fikrine eleştirel bir tavır var. Sınıf sorununun çözümü cinsiyet eşitsizliğinin çözümü olmayacaktır. Sosyalist ülkelerdeki cinsiyete dayalı üretim pratikleri ve cinsiyetlerin eşitsiz şartlarda çalışması sınıf sorunu ve cinsiyet sorununun farklı direniş biçimleri oluşturabileceği gerçeğini görmezden gelmememizi sağlamaktadır. Fakat kendi içerisinde ataerki ile ve toplumsal cinsiyet kategorileri ile yüzleşmeyi sağlamış bir Marksist örgütlenme biçimi, filmin finalinde de gördüğümüz gibi, ortak bir direniş alanı olabilme fırsatı sunmaktadır.

                                                             Sonuç
       “Örümcek Kadının Öpücüğü” filmi üzerinden toplumsal cinsiyet ve Marksizm ilişkisine, Marksizm’in, bu noktada, durduğu pozisyonu çeşitli kuramsal yaklaşımlarla tartışmaya çalıştık. Kültürel bir inşa olarak değerlendirilen toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretiminde Marksizm’in, “tam olarak nerede durduğunu”, belli başlı Marksist kuramcıların çözümlemelerine de değinerek tartışmaya açmaya çalıştık. En nihayetinde Marksistler, salt sınıfsal kurtuluşun artık yegâne çözüm olamayacağı argümanını sahiplenmektedirler. Marksist ve sosyalist pratikleri deneyimleyen ülkelerde, tartışmaya açtığımız mefhumların norm dışı olarak konumlandırıldığını çeşitli Marksistler de kabul etmektedirler. Fakat Marksizm’in yalnızca sınıf körü olduğu tartışmaları artık gerçeği yansıtmamaktadır. İncelediğimiz filmde de olduğu gibi, kendi içinde farklılıklar barındıran kimlikler Marksist pratiklerle uzlaşarak yeni bir direniş alanı yaratabilirler.
             İncelediğimiz film, konumlanış itibariyle toplumsal cinsiyetlendirilmiş bedenlere karşı bir tavır içerisinde ve Marksist bakış açısı barındırmaktadır. Marksizm’in, cinsiyet eşitsizlikleri, homofobi, transfobi ve normlaştırılan heteroseksüel cinsel yönelim kategorilerini yeteri kadar sorunsallaştırmadığı bir gerçek. Fakat mevcut anaakım siyasal ve cinsel rejimlerin altüst edilmesinde, Marksist direniş pratikleri ile çeşitli eşcinsel hareketlerin ortak bir mücadele alanı yaratabileceği su götürmez bir gerçeklik sunar bizlere.  Keza güncel deneyimlerimizde de karşılaştığımız üzere, artık tüm dünyada LGBT özgürleşme hareketleri, sosyalist hareketler, Marksist hareketler ve kadın hareketleri yeni bir direniş cephesi oluşturmuş durumdalar. Fakat, her şeye rağmen Marksizm’in hala ataerkiyle, eril iktidarla, homofobi ile ve heteroseksizmle yeteri derecede yüzleşmediğini söyleyen sesler de yok değil.


Kaynakça:
Butler. J. (1999), Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi. Metis Yayınları. İstanbul
Connell, R. W. (1998) Toplumsal Cinsiyet ve İktidar: Ayrıntı Yayınları: İstanbul
Segal, L. (1990) Ağır Çekim: Değişen Erkeklikler, Değişen Erkekler. Ayrıntı Yayınları: İstanbul
joan, W. Scott. (2007) Toplumsal Cinsiyet: Faydalı Bir Tarihsel Analiz Kategorisi; Agora Yayınları: İstanbul
Wittig, M. (2013). Straight Düşünce. Sel Yayıncılık. İstanbul
Wolf. S. (2012), Cinsellik ve Sosyalizm. Sel Yayınları. İstanbul.
Cervulle. M. Roberts. N.R (2015), Homo Exoticus: Irk, Sınıf ve Queer Eleştiri. Ekslibris Yayınları. İstanbul
Hartman. H. (2006), Marksizm’le Feminizm’in Mutsuz Evliliği. Agora Yayınları. İstanbul
Jagose . A .(2013), Queer Teori Bir Giriş. Nota-Bene- Kaos GL dizisi
Halperin. M. D. (2013), Cinselliğin Bir Tarihi Var mıdır?. Queer Tahayyül içinde(ss 87-119), Sel Yayınları. İstanbul
Taş. B. (2012), Adam Gibi Adam Ol(ama)mak: Ayı Hareketi ve Maskülenlik Üzerine. Cinsellik Muamması içinde (ss 301-329). Metis Yayınları. İstanbul







                 




[1]