19 Haziran 2015 Cuma

BİR AYNA OKUMASI OLARAK HİZMETÇİLER : TERS ASLINDA GERÇEK MİDİR?


                                                                                                   Işıl Kızılırmak

Giriş
Hizmetçiler, hikayesi ve kavrayışıyla bir ötekinin, Jean Genet’in; sınıf, cinsiyet, din üzerinden iktidar örüntülerine ve ölüm mefhumuna odaklanan oyunudur. Kimliğini iktidarın müdahale ettiği her alanda mücadeleyle, onun bir karşıtı olarak inşa eden Genet, Hizmetçiler oyununda da kimliğin kurgusallığını ve değişebilirliğini anlatır. İki hizmetçi kızkardeş Solange ve Claire’ın evin Bayan’ını öldürerek kölece hayatlarına son vermeye karar verişleri etrafında dönen provalar, temsiller, taklitlerle süren oyun kimliklerin gerçekliğini sorgulama amacındadır: Kim hizmetçi, kim Bayan’dır, kim Solange, kim Claire’dir? Sürekli birbirlerinin yerine geçmeleri sıradan provalardan mı ibarettir yoksa bu geçişler aynı zamanda kimliğin dönüşümü üzerinden, varsayılan gerçekliğin bulanıklaşmasını mı sağlamaktadır? Bayan’ın kocasının hırsızlıktan hüküm giymesini sağlayacak bir plan kuran Claire ve Solange artık sıranın Bayan’a geldiğini düşündüklerinden onu öldürmek için provalar yaparlar. Claire’ın Bayan, Solange’ın Clarie olduğu bu provalar, herkesin her an bir diğerine ya da kendine dönüşüne açık bir kurguya sahiptir. Kimliği; sınıf,  cinsiyet ve din tahakkümünün de sorgulandığı diyaloglar üzerinden, hem bu örüntülerle ideolojik olarak inşa edilen hem de bir diğerinin bozumuyla, karşıtlık üzerinden tamamlanmaya olanak tanıyan, sınırsız dönüşüme açık bir mefhum olarak okumak mümkündür. 
Metindeki kimlik dönüşümlerini temellendiren kavramlardan biri olan, toplumsal cinsiyet, iktidarın işleyişini kavramak ve yeniden üretmek açısından önemli bir role sahiptir. Zira iktidarın meşrulaştırılması toplumsal cinsiyetin meşrulaştırılmasıyla da temellenir; toplumsal cinsiyetin yeniden üretiminin iktidarın yeniden üretimiyle ilişkili olduğu gibi. Bu kavramı en temel haliyle, “cinsiyeti olan bir beden zorla kabul ettirilmiş bir kategori” olarak tanımlamak mümkündür (Scott, 2007:11). Tüm karakterlerin pratiklerine sızmış olan heteroseksüel toplumun kurulabilmesi için Wittig,,her düzeyde öteki/farklıya ihtiyaç duyduğunu; heteroseksüel toplumun öteki olmadan ekonomik, simgesel, dilsel ya da politik olarak işleyemeyeceğini ve tüm eşcinselleri, tüm kadınları, pek çok erkeklik kategorisini, hemen hemen tüm ötekileri ezerek tahakküm kurduğu söyler (Wittig, 2012:60-61) Faugeron ve Robert de farklılık kurmanın ve onu kontrol altına almanın temelde normatif bir eylem olduğundan bir iktidar eylemi olarak yorumlanması gerektiğini savlayarak  “herkes bir diğerini farklı olarak göstermeye çalışır. Ama herkes bunu beceremez. Bunu başarabilmek için toplumsal olarak egemen olmak gerekir” derler (akt. Wittig, 2012:61).
Bir diğerinin karşıtı olarak, farklı/öteki olarak da kurulan kimlik inşasının dönüşümü metnin temel odağıdır. Hizmetçiler, okurunu değişen, başkalaşan ve çatışan kimlikler üzerinden tartışmaya davet eder. Metnin iki ana karakterinden başlamak üzere ‘Kadın kim? Kadın kimliği nasıl inşa edilir? Sınırları nelerdir?’ sorularını da hem sorar hem de yanıt arar, bunu yaparken kimliğin gerçekliğini de sorgulamaya açar. Butler, gerçek ve gerçek dışılığın ayrımının belirsizleştiği noktada cinsiyet kategorilerini tartışmaya açmak konusunda şöyle der;
 “gerçek addettiğimiz, toplumsal cinsiyete dair doğallaştırılmış bilgi olarak başvurduğumuzun aslında değiştirilebilecek ve üzerinde oynanabilecek bir gerçek olduğunu kavramamıza sebep olur. Adı ister altüst ediş, ister başka bir şey olsun. Bu kavrayış kendi bir başına bir siyasi devrim olmayabilir, fakat insanın neyin mümkün ve gerçek olduğuna dair görüşlerinde köklü bir değişim olmadıkça siyasi devrim mümkün değildir. Kimi zaman bu değişim, açıkça kuramsallaştırılmalarından önce ortaya çıkan ve bizi temel kategorilerimizi baştan düşünmeye iten bazı tür pratiklerin sonucu olarak gerçekleşir: Toplumsal cinsiyet nedir, nasıl üretilir ve yeniden üretilir, imkanları nelerdir? Bu noktada tortulaştırılmış ve şeyleştirilmiş toplumsal cinsiyet ‘gerçekliği’ alanın farklı, üstelik daha az şiddet içeren bir şekilde yeniden kurulabileceği kavranır” (2012:28-29).
Toplumsal cinsiyetin kişiye kimlik atamak konusundaki rolünü idrak edilme edimi üzerinden okuyan Butler, “Kimliğin kendi içinde özdeş, değişmez, tutarlı olduğu sanısı toplumsal cinsiyet kavrayışıyla ilgilidir zira kişilerin idrak edilebilirliği toplumsal cinsiyetin idrak edilişiyle gerçekleşir” der. (2012:65) Ancak bu kavrayış, kimliğin güvenceli konumu nedeniyle kişi mefhumunu sorgulatabilme potansiyelini de barındırmaktadır: “Kimlik onu istikrarlı kılan cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve cinsellik üzerinden güvenceye alındığı müddetçe kişi gibi görünen fakat kişilerin tanımlanmasını, kültürel olarak idrak edilmeyi sağlayan toplumsal cinsiyet normlarına uymayan, toplumsal cinsiyeti ‘tutarsız’ ya ada ‘süreksiz’ olan varlıkların kültürel alanda belirmeleriyle ‘kişi’ mefhumunun ta kendisi şüpheli bir mefhum oluverir” (Butler,2012: 66)
Solange ve Claire’in kurtuluş planı ışığında, iktidar örüntülerinin kimliği belirlemedeki tahakkümünü kırabilmeyi, Wittig’in heteroseksüel düzenin farklı –ancak etkileşimli- alanlar üzerinden kimliği inşa etmedeki ve kendi gerçekliğini yaratmadaki rolünü tartışan, bir kavramlar bulutu haline dönüşen günlük dil pratikleri de dahil olmak üzere değişim önerisiyle tartışmak mümkündür:
 “… Artık bizim için sınıf olarak, düşünce ve dil kategorileri olarak ne kadın, ne erkek var olabilir; politik, ekonomik ve ideolojik açıdan yok olmak zorundadırlar. Eğer biz, lezbiyenler ve eşcinseller, kendimiz hakkında kadın ve erkek demeye devam edersek, heteroseksüelliğin muhafazasına katkıda bulunmuş oluruz. Eminim ki ekonomik ve politik bir değişim, bu dil kategorilerinin önemini azaltmayacaktır. Kölenin bedelini ödeyebilir miyiz? Kadın neden farklıdır? Beyaz, efendi, erkek kelimelerini kullanmaya devam edecek miyiz? Ekonomik ilişkilerin değişimi yeterli değildir. Anahtar kavramların ayni bizim için stratejik olan kavramların değişimini sağlamamız gerekir” (Wittig, 2012:61-62)
Butler ise kimliğin inşası ile toplumsal cinsiyetin ve cinselliğin kurgusallığı arasındaki etkileşimi tartışarak; toplumsal cinsiyet ile cinsellik arasındaki ilişkiye dair feminist görüşün, cinsiyetçi görüşün işlemekte olduğu kabulü ve buna rağmen karşı gelişiyle birlikte; toplumsal cinsiyetin tasfiye edilip muğlaklaştırılmasını ve bu yolla toplumsal cinsiyetin kadınların tabi kılınmasının işareti olma işlevi yitireceğini savunması gerektiğini savlar (2012:18).

İktidar Örüntüleri Gölgesinde Kimliğin Gerçekliğinin Sorgulanması
Metnin temel söylem ve tartışmaları, Claire ve Solange’ın evin Bayan’ını öldürmek için yaptıkları provalarda yoğunlaşmaktadır. Zira, tavan arasına sıkışarak sürdürdükleri köleleştirilmiş hayatın sona erdirilmesi gereken tüketici bir var olma hali olduğunu hem kavrayıp hem reddeden Hizmetçiler, bu provalar sırasında hem kendileri, hem birbirleri, hem efendileri; hem katil hem de kurbandırlar. Evin Bayan’ı ve kocasının varsıl hayatları karşısında emeklerinin değersizleştirilmesine öfkelidirler. Diğer yandan Bayan ise sıklıkla onlar için yaptığı fedakarlıkları - ki, bir kriz anında hediye ettiği kürkü dakikalar sonra geri alıp giymekte cisimleşen bir fedakarlıktır söz ettiği- dillendirmektedir. Ancak Bayan’ın fedakarlık nutuklarına inanmakla kendilerini “koltuklarını sevdiği kadar”  sevdiğini kabul etmek arasında gidip gelen Hizmetçiler, yıkmaya çalıştıkları bir sınırın kenarında durmaktadırlar. Bayan’ın onlara sahip çıkıp, onları benimsemiş olduğu herkes açısından su götürmez bir gerçektir çünkü onlar ailesizdir. Ailesizlik ise kimsesizlik demektir; özellikle söz konusu olan iki yoksul genç kadın ise düzen, bu yokluğun giderilmesi için eksik tahakkümü kuracak ve bu yokluktan kendine pay çıkaracak bir kurtarıcının şart olduğuna işaret eder. Bu açıdan metin, heteronormatif düzen içinde, aile kavramının kadın üzerinde/n kurulan tahakkümüne, olmazsa olmaz bir gereklilik olarak algılandığına dikkat çekmekte, düzenin eksik olan biyolojik bağın boşluğunu aynı biçimde doldurulacağını da örneklemektedir. Aile olmak – gerçek ya da değil- kadının bedeni, emeği, fikri üzerinde sınırsız bir iktidar ve sömürü kurma halidir. İktidarın toplumsal cinsiyet rolleri üzerindeki etkisini ve ilişkisini tartıştığı Toplumsal Cinsiyet ve İktidar kitabında Connell, ailenin; işyeri, sokak, kurumlar ve devlet ile birlikte kadın - erkek ikili karşıtlığının temelindeki emek, iktidar ve kateksis* ana yapılarının işlerliğini ve devamlılığını sağlarken, eril tahakkümün hüküm sürdüğü cinsiyet rejimlerini oluşturduğunu savlar (1998: 165-184). Peki ya “yavrular”ına sahip çıkıp, onları kollayan Bayan olmasaydı Solange ve Claire’in durumu ne olurdu? Kuşkusuz, Bayan için rahat yataklar kabartırken, kendileri tavan arasında ona dua ediyor olmazlardı, onun eski giysilerini prensesler gibi kuşanamaz, dua töreninde hemen yanında oturabilmek şerefine erişemezlerdi. Bunlar en az Solange ve Claire ya da bir başka köle olmasa Bayan’ın başı üzerinde taşıdığı halenin tuzla buz olacağı kadar kesin gerçeklerdir.
Hizmetçiler varsıllığa, yoksulluğa; içinde yetiştikleri karşıtlıklara, bu karşıtların nesneleri olarak kendilerine karşı da yıkıcıdırlar. Gerçeğin her an hem çok net hem çok muğlak olduğu metinde bu iki karakter muğlaklığın sınırında gezinirken ezilenin bilincinden de mahrum kalırlar. Bu yüzdendir ki,  Claire ve Solange’ın hiçleştirilmeden doğan öfkeyi paylaşırken; birbirleri üzerinde, yaşın, abla-kardeşliğin hiyerarşinden ya da daha akıllı/becerikli olma iddiasından beslenen bir iktidar kurma arayışında oldukları da söylenebilir. Bu iktidar arayışının, sınıfsal açıdan sıklıkla ezilenin rekabetine dönüşen ve asıl düşmana yönelmesi gereken öfkeyi sönümlendiren tarihsel bir hataya gönderme yaptığı da görülebilir: “Kölelerin sevgisi böyledir. Birbirlerini sevmezler” (Genet, 1990: 31) Bayan’ı öldürme provalarında öfke ve yok etme potansiyelini birbirlerine yansıtabilmeleri de aynı damardan beslenmektedir. Heteronormatif düzenin bir ötekine duyduğu ihtiyaçla temellenebileceğini savlayan Wittig, cinsiyeti sınıf algısıyla birlikte kavrar, var olan nesneleşme sürecinin özneleşmeye dönüşmesi olanağının ancak ezilmenin bilincinin yerleşmesiyle mümkün olduğunu söyler.  Ona göre, toplumsal ilişkilerin ürünü olan kadın olan aynı zamanda bir sınıftır da. Ancak sınıf olarak var olabilmesi, mit olan kadını yıkabilmesiyle mümkündür. Kadın ezilmesinin bilinci ile ezilmenin nesnesi olmaktan sıyrılarak özne konumu kurabilir. Sınıf bilinci, yabancılaşmanın etkisinden kurtularak özneleşmeyi sağlayabilmek açısından önemlidir. Kadın ve erkeğin siyasal karşıtlıklar olarak var olduğu kavrayışından hareketle, erkek kimliğinin ezen kadın kimliğininse ezilen sınıfa denk düşen, örtülü doğallaştırılmış kimlikler olduğunu savlar. Bu karşıtlıklar tahakkümünü yıkacak olan ezilme bilinci ise “sadece ezilmeye karşı bir tepki  (mücadele) değildir. Aynı zamanda, toplumsal dünyanın kavramsal olarak yeniden değerlendirilmesi, ezilişin bakış açısından oluşturulmuş yeni kavramlarla yeniden düzenlenmesidir” (2013: 50-51)
Net bir tarihsel döneme işaret etmese de –İhtilal zamanı sonrası ifadesi dışında-, metni “kapitalist toplumun aileye ve onu meşrulaştıran ideolojiye dayanması” (Wolf, 2009:39) bağlamında okumak mümkündür. Wolf, bu ideolojik ilkelerin tek işlevinin aileyi pekiştirmek olmadığını, işçiler ve ezilenler arasındaki ayrımı belirleyen ve denetleyen gerici cinsel fikirleri de ürettiğini söyler. Metindeki aile mefhumu ve cinsel arzu ve pratiklerin temsilleri “kapitalizmin cinsel kimlikleri yaratması –ve onlara yaptığı baskı- genelde ölümcül olduğu ortaya çıkan ayrımları yaratmıştır. İnsanların cinsel kimlikleri tarafından ezilmediği hatta tanımlanmadığı bir toplumda insanlar tam özgürleşmiş bir cinsellik geliştirebilecektir” (Wolf, 2009:39) savıyla değerlendirildiğinde, Hizmetçiler açısından mümkün bir kurtuluş projesi için tartışma zemini yaratılabileceği de söylenebilir.
Metin varsıl ve yoksulun, sahip ve hizmetçinin; ezen ve ezilenin kimliğine dair sorgulamalar içerir. Bu sorgulamalar, muğlaklaşan bir kavrayışla, Hizmetçiler’in hikayenin kurgulayanı olmak için adım atmalarında ete kemiğe bürünür. Öyle ki, Solange, Claire’in ihbarlarıyla hırsızlıktan hüküm giyen kocanın parasına/mülküne sahip olmak istediğinde bu suçun gerçekliğinin bilincindedir. Bu bilme hali bizi tarihin en yakıcı sorularından birine yanıt aramaya yöneltir: Eğer Bayan ve kocası hırsız değillerse Claire ve Solange neden yoksuldur? Onlar refah içinde yaşarken diğerleri neden tavan arasına sıkışabilmek için sabahtan akşama değin kölece işe koşulmaktadır? Hırsızlıktan hüküm giymiş birinin kefaletle salıverilmesindeki ironi de gösterir ki, bu düzende “adalet maskaraya çevrilmiştir, bu düpedüz halkı küçümsemektir”(Genet, 1990: 29)
Metinde din, ezilene karşı kullanılan bir sömürü aracı olarak temsil edilerek asıl işlevine bürünmüştür. İnanç, günah kabul edilen işlere bulaşanların kilisenin temizleme gücüne sığınarak günahlarının bedelini parayla ödeyip arınabildiği;  ezilenin ise kurtuluşu ezenin tahakkümünün sürekliliği için dua etmekte bulduğu bir kavrayış halidir. Ezen lehine dönen çark ezilene, öteki dünyada bugünkünden rahat ve huzurlu olmasının yolunun bugün ezene hizmet etmekten geçtiğini öğütler. Hizmetçi havagazı fırınını tutuştururken, kutsal olan sunağın mumları yakar. Oysa ne kilise, ne rahibeler ne de günah çıkarma odalarının daimi misafirleri varsıllar kutsaldır. Metin kutsallığı ezilmişliğinin ayrıcalığıyla Hizmetçiler’e de atfetmezken, kavramın anlamlarını da tartışmaya çağırır. Bu bağlamda, Solange’ın başkaldırısının dinin ezilen üzerindeki gücüne duyduğu sorgulamadan beslendiğini de söylemek mümkündür: “Ölümden sonra hiçbir şey yok. Sıraların üzerinde diz çökmekten usandım artık.” (Genet, 1990: 27). Dini tahakkümün sınır çizme işlevi sadece sınıfsal açıdan ezen ezilen kimliklerinin sürekliliğini ilahileştiren bir noktada çıkmaz karşımıza; metnin ana direklerinden olan kimlik dönüşümlerinin temel kısıtlarından biri dinin/dinlerin heteronormatif olmayanı günah saymalarıdır. Erkeğin mutlak iktidar olduğu kadın-erkek ilişkileri doğal, tanrısal ve normal olandır. Dinin cinsiyet ve cinsellik üzerindeki baskısı, çizdiği sınırlar metinde –doğrudan etkiye değinilmese de- kimliklerin sınır ihlalleriyle yeniden kurgulanışı üzerinden sorgulanır.
Basılamayan Sınır Taşları: Norm Dışı Cinsel Arzu
Metin boyunca, karakterlerin cinsel arzularının sıklıkla odak değiştirdiği ve farklı kişi ve cinslere yöneldiğini söylemek mümkündür. Claire ve Solange’ın çekişmelerine konu olan sütçü Mario ve Bayan’ın kocası her ikisi için de benzer cinsel pratiklerin yaşandığı erkeklerdir. Yine evin Bayan’ı -sıklıkla dönüşen kişilikler nedeniyle net bir ağırlık yüklenememekle birlikte, Solange açısından Bayan’a duyulan tutku ve nefretin birbirini besler şekilde baskın olduğunu söylemek mümkündür- her ikisi için de bir cinsel arzu nesnesidir.  Kocasına bağlığını sık sık dile getirmekle birlikte evin Bayan’ı da Solange ve Claire’e karşı göndermeler ve talepkarlık içindedir. Solange ve Claire’in kardeşlikten doğduğu var sayılan bedensel yakınlık kurabilme halinin ikisi arasındaki cinsel arzuya işaret ettiği zamanlar da vardır. Bu açıdan, kimliklerin birbirinin yerine geçmesi, değişip dönüşmesi, taklit ve yansıtmanın etkisi bir yanıyla çok karmaşık bir yanıyla net bir tablo sunar; beden ve kimlikle birlikte/gibi cinsel arzu ve pratikler de inşa edilir.
Bayan’a duyulan cinsel arzunun erişilemeyen bir hayranlıkla açığa çıkması sadece sınıfsal bir ayrıma, bir eşit olamama haline denk düşmez. Aynı koşullarda yaşayan kocayla pratiğe evrilen arzunun, Bayan söz konusu olduğunda havada asılı bir talebe dönüşmesi onun kadınlığındandır. Kocayla ya da sütçüyle sürdürülen ilişkide failliğin erkekte olduğunu düşünmek mümkündür; erkekler Clarie’e yaptıklarını Solange’a da yapmakta; Solange’a söylediklerini Caliere’e de söylemektedirler. Eylem erkeğin elindedir. Metin, örtük biçimde, kadının cinsel nesneleştirme sürecine göndermelerde bulunur. MacKinnon bu nesneleşme hali için, “eylemi sözcükle, inşayı ifadeyle, algılamayı zorlamayla, miti gerçeklikle birleştirir. Erkek, kadını becerir; özne, nesneyi etkin kılar” der ( akt. Scott, 2007: 16). Heteronormatif çağrı, cinsel arzunun pratiğe dönüşememesini, kimliklerin bu sınır taşında dönüşüme uğrayamayışına neden olur. Zira, “heteronormativite sadece zorunlu, doğallaştırılmış heteroseksüelliği içermez; aynı zamanda kadın- erkek ikili karşıtlığına dayanan ve bunun dışında kalanları sistemden dışlayan bir biyolojik ve toplumsal cinsiyet algısını yeniden üretir”  (Çakırlar, Delice, 2012:11).
Normatif olmayan cinsel pratiklerin toplumsal cinsiyetin istikrarını nasıl yapılandırdığını, nasıl kimi pratiklerin nasıl olup da kadın ve erkek ne sorularını uyandırdığını tartıştığı Cinsiyet Belası isimli kitabında Butler, normatif kavramını belli tür toplumsal cinsiyet ideallerinin olağan şiddetini betimlemek için de kullanır  (2012:26).
Bayan’ın ve yer değiştirmelerle Claire’in ya da Solange’ın bedenine yönelen arzu ve talebin eyleme dönüşememesi -varlığının reddine sebep olmasa da- sürdürülebilir olarak görülmemektedir. Aynı şekilde Bayan’ın hizmetçilerine, hizmetçi kardeşlerin birbirlerinin bedenlerine duyduğu yönelime evlatlık ya da kardeşlik ilişkisiyle ket vurulduğunu, ötelendiğini söylemek mümkündür. Karakterler açısından, düzen dışı bağlarla kurulmuş olsa da (evlilik dışı ilişki ya da iki kardeşin aynı erkeklerle ilişki içinde olması gibi) heteroseksüel ilişki tercih edilen olurken, norm dışı sayılan lezbiyenliğin ve biseksüelliğin sınır taşı olarak görüldüğünü söylemek mümkündür. İhlal edilmede zorlanılan bu sınırlar, kadın kimliğin erkeğin karşıtı ve bir bakıma eşi olarak inşa edilmesiyle çizilir. Butler ise bu konudaki atfın tek başına toplumsal cinsiyete yöneltilemeyeceğini ifade ederek, “toplumsal cinsiyet ifadelerinin ardında bir toplumsal cinsiyet kimliği yatmaz; o kimlik tam da kendisinin birer sonucu olduğu söylenen dışa vurumlar, ifadeler tarafından performatif olarak kurulur” der ve kimliğin performatif inşasını tartışır. (Butler, 2012:77)
Metin, okuruna bir yandan sınırlar ve ihlal etmedeki çekinikliği anlatırken bir yanda da,  kimliği inşa eden ideolojik örüntülerin cilasını kazıyarak bu riyakar sınırları yıkmanın yollarını tartışır. Pek çok yeniden inşa potansiyeli bulunduran kimlik geçişleri/dönüşümlerinin kaynağında, norm dışı kabul edilen cinsel arzunun büyük basıncı olduğunu söylemek mümkündür. Wittig, bu basınç ve sürekli çelişki halinin sona ermesinin ancak, zorunlu heteroseksüelliğin devrilmesiyle mümkün olacağını savlar, çünkü kişi ancak o zaman “cinsiyet zincirlerinden kurtulacaktır” ( akt. Butler, 2012:69)
Hizmetçiler’in işçi kadınlar olarak tahakkümün her biçimiyle yüzleştikleri pratiklerini, MacKinnon’un “emeğin Marksist açıdan taşıdığı değerle, cinselliğin feminizm açısından taşıdığı değerin aynı olduğu, bu kavramların kişinin en çok kendisine ait olan ama en fazla elinden alınana” işaret ettiği (akt. Scott, 2007: 16) savıyla değerlendirdiğimizde kendisinin olanın bir başkasının inşasına hizmet ettiğini söylemek mümkündür; her açıdan bir devirdir bu.  
Bozup Tamir Ederek İnşa Edilen Bir Mefhum Olarak Kimlik
Claire ve Solange’ın farklı kimliklere büründükleri provalar sırasındaki rol değişimleri var olanın yer değiştirmesine değil kimliğin bir rol olduğuna dikkat çeker. Bir diğerinin karşıtı olmak üzerinden de şekillenebilen inşa, sınırlar ve sınır ihlalleri, çatışmalar ve uzlaşılar kimliğin kurgusallığında temellenir.  Kimliklerin dönüşürken muğlaklaşmasıyla metin, kadın kim erkek kim, ezen ezilen kim, kimlikleri nasıl oluşur, sınırlar nasıl çizilir, ne kadar gerçek ve değişmezlerdir sorularını da yönlendirmektedir. Bayan’a dönüşen Claire, Claire’e dönüşen Solange, Solange olan Claire’in temsillerinden görürüz ki; kimlik, giyilebilen, o olabilen/olunabilen, itilip yok sayılabilen, sınırsız değişim potansiyeli barındıran bir inşa halidir. Claire’ın Bayan olarak hükmeden olma, Solange iken kurban olma; Solange ‘ın hizmetçi iken Bayan’a karşı cinsel arzu duyma, Claire iken Solange’ı yok edecek öfkeyi barındırma, kendisi iken sütçüye aşık olma ihtimali ve imkanı vardır. Herkes kurbanken katil, ezilenken ezen, kardeşken kadın, aşıkken maktül olma sınırındadır; sınırın aşılması ise ancak kimliğin varlığını sorgulamak, dilediğince tekrar ya da reddedişle yeniden inşa etmekle mümkün görünmektedir.
Rollerin sürekli çapraşık hale bürünmesinin kaynağında, kimliğin karşıtlık örüntüleriyle inşası da vardır. Bu bağlamda, Claire’in öldürmeyi planladıkları Bayan’ı kendi kurbanları sanması, sadece sınıf bilincinden yoksun olmasıyla açıklanamaz. Solange’a “Ben aynaya bakar gibi senin yüzüne bakar, orada kurbanımızın açtığı yaraları görebilirim” der ve kurbanın ve failin kimliğini açık ederken, öyleyse kurban ve fail kim sorusunu da sorar. Kendilerini bir başkasının yüzünde görebilecek denli benzer performansları olan kurbanlar, kendilerini hiçleştireni kurban edebilir mi? Öyleyse, Bayan –eğer bu mümkünse ve hizmetçilerden bağımsız olarak-  sadece varsıllığa duyulan öfkenin değil, heteronormatif baskıyla oluşan çatışmanın da, yani iktidarın kurbanıdır.
Karakterlerin, kimlik değiştirirken ya da kendi kimliklerine sahipken sıraladıkları övgü ya da hakaretler hem oldukları hem de oldurdukları kimliğe yönelir. Bir başkasının kimliğine bürünme hali özünde; kendi kimliğini parçalama, tamamlama, yeniden yapmayı da barındırır. Oyun boyunca kadınlar birbirinin yerin geçer, herhangi bir erkek taklidi ya da drag performans yoktur. Ancak Genet’nin hizmetçilerin erkek oyuncularca sahnelenmesi yönündeki önerisi de hem kimliğin gerçekliğinin sorgulanmasına hem de dönüşüm potansiyeline ilişkin tartışma imkanları barındırır. Metni bu önerinin ışığında okumak, inşanın taklit ve performanslar üzerinden üretiminin yeniden değerlendirilmesine olanak sağlar.
Kurtuluşun Mümkünatı: Katil Kim? Kimdi Kurban?
Oyun boyunca, Solange, Claire’in Bayan’ın giysileri, evin eşyalarıyla odalarda gezmesini, gece turlarını, zorlu durumlarda apansız nükseden bitkinlik krizlerini; Claire ise kendisini hapse gönderebilecek işler yaparken onu yalnız bıraktığı, Bayan’a karşı çokça insafsız olduğu için Solange’ı suçlamaktadır. Çatışmanın temelindeki çelişkilerin farkında olmakla beraber, suçu ve yargılamayı birbirlerine yöneltirler. Bu anlarda hem kendilerinden azade hem de kendileridirler. Öfkenin muhattabı hem Hizmetçiler, hem de hizmetçilikleridir. Yapabilirliğe inanmak ve kimliği bunun üzerinden yapılandırmaya çalışmak, failliğin bulanıklaşmasına da neden olur. Bayan’ın kocasını cilvelerle ayarttıklarını düşünmeleri, durumu sömürünün kaçınılmaz olduğu bir düzlemden özgürce talep etmeye doğru çekmektedir. Bu dilediğini elde etmenin hakkı olduğunu düşünmek üzerinden bir meydan okumayı, hesaplaşmayı var ederken; bir yandan da kimliklerin yer değiştirip/yıkılacağı kurtuluş senaryosuna can suyu vermeyi sağlar.
Bayan’ın kocasının, üstelik ona açıkça bağlıyken, hırsızlıktan hüküm giymesini sağlamak; Bayan’ı öldürmek için bitip tükenmeyen (ama tüketen) provalar yapmak ve nihayet onu zehirlemeye karar vermek Solange ve Claire’in kurtuluş planlarıdır. Ve hatta planları başarısızlığa uğrayıp bilinmezliklerle dolu yolculuk kararları almaya çalışmaları da gösterir ki, kurtuluş var olanı terk etmeyi, yıkmayı, bozmayı da barındırır, hatta ancak bunlardan beslendiğinde gerçektir. Gücü yetmese de değiştirmeye çalışmak ve başarısız olmak da, eldekini yitirmekten çok daha fazlasını barındıran bir kurtuluş planı olarak okunabilir.
Oyunun sonunda Bayan, salıverilen kocasına kavuşmak için Hizmetçiler’i gerçeklikleri ile baş başa bırakarak evden ayrılır. Solange ve Claire’ın kurtuluş planları suya düşmüştür, üstelik planın efendiler tarafından anlaşılması ve cezalandırılmaları da mümkündür. Bayan’ı öldürmenin imkanı yok gibidir, bu yüzden provalara devam etmenin gerekliliğini sorgularlar. Bu sorgu kurban ve katilin kim olduğu sorusunu bir kere daha tartışmaya açar. Eğer öldürülmek istenen Bayan idiyse provanın lüzumu var mıdır, yok eğer prova ihmal edilmemesi gereken bir pratik ise öldürülmek istenen kimdir? Solange’ın büründüğü katil kimliği mi, Claire’in kurban Bayan kimliği mi ya da birbirlerini var eden temsiller olarak her ikisi de mi? Tükenmeyen çırpınmalar, çıkışsız yolların getirdiği noktada Hizmetçiler, hem kendileri hem birbirleridirler artık. Birbirlerine yönelen cinsel arzunun metin boyunca en net biçimde açığa çıktığı sonda Claire ve Solange, tahakküm örüntülerinin inşa ettiği ama onlardan azade iki kimlik olarak, birbirlerinin ve düzenin hem katili hem de kurbanıdırlar. Bu sonu - gerçekliğin inşasına dair tüm tartışmalara rağmen- ezenin tahakkümünün ezilenin bilincini yitirmesindeki rolü üzerinden ve iktidarın tüm örüntüleriyle ezenin varlığını sürdürmesine, tehlikenin ise bertaraf edilmesine hizmet ettiğine dair bir göndermeyle okumak mümkündür.

Sonuç
Hizmetçiler, kimliğin gerçekliği ve inşasının temelleri, dönüşmek açısından barındırdığı potansiyelinin tartışıldığı bir metindir. Anlatı boyunca, kimliğin inşasında iktidar örüntülerinin payına vurgu yapılırken, bu örüntülerin gerçekliği ve ilişkiselliği de tartışılır. Bir diğerinin karşıtı olmak üzerinden şekillenebilen inşa, sınırlar ve sınır ihlalleri, çatışmalar ve uzlaşılar kimliğin kurgusallığında temellenir. Birbirlerinin, kendilerinin, Bayan’larının yerine geçerek yaptıkları provalarda Hizmetçiler gösterir ki; kimlik, giyilebilen, o olabilen/olunabilen, itilip yok sayılabilen, sınırsız değişim potansiyeli barındıran bir inşa halidir. Ancak bu değişim, kimliğin varlığını sorgulamak, dilediğince tekrar ya da reddedişle yeniden inşa etmekle mümkün görünmektedir.
Bir öteki olarak Genet’in din, aile, burjuvazi mefhumlarına dair tutumunu düzen yıkıcı olarak tartıştırdığı metin, kimliğin boyun eğdiren/eğilmesi gereken bir bir süreklilik değil bozumla tamamlanabilecek bir performans hali olduğuna işaret eder. Metin ‘kimliği inşa eden nedir?’ sorusunu ‘kimliği inşa edenler gerçek midir?’ sorusuyla yanıtlar. Tüm kimlik ve ezberlerin, var oluş ve çatışmaların alt üst edildiği bir yüzleşme anlatısı olarak Hizmetçiler’in, önce eyleyebilmenin gücünü elinde bulunduranı devirmeyi savladığını söylemek mümkündür.

Kaynaklar
Genet, J. (1990). Hizmetçiler. İstanbul: Nisan Yayınları
Butler, J. (2012).Cinsiyet Belası. İstanbul: Metis Yayınları
Scott, W.J. (2007). Toplumsal Cinsiyet:Faydalı Bir Tarihsel Analiz Kategorisi. İstanbul: Agora Kitaplığı
Wittig, M. (2013). Straight Düşünce. İstanbul: Metis Yayınları
Connell, W.R. (1998). Toplumsal Cinsiyet ve İktidar Toplum, Kişi ve Cinsel Politika. İstanbul: Ayrıntı Yayınları
Çakırlar,C , Delice, S. (2012). “Giriş: Yerel ile Küresel Arasında Türkiye’de Cinsellik, Kültür ve Toplumsallık”. Cinsellik Muamması Türkiye’de Queer Kültür ve Muhalefet içinde (ss. 11-34), (Hazırlayanlar: Çakırlar,C , Delice, S).  İstanbul: Metis Yayınları
Wolf, S. (2012). Cinsellik ve Sosyalizm LGBT Özgürleşmesinin Tarihi, Politikası ve Teorisi. İstanbul: Sel Yayınları
Sancar, S. (2009). Erkeklik: İmkansız İktidar. İstanbul: Metis Yayınları


*Erkeklerin iktidar ilişkilerinden faydalanmalarını sağlayan toplumsal cinsiyet rejimini temellendiren bu yapıda emek; kadın ve erkeğin cinsiyet farkı gözetilerek farklı işlerde (yahut aynı işte farklı derecelerde, erkek lehine farklı şart ve imkanlarda) çalışılan; kadın genellikle ev yoğun, aile odaklı çalışmadan sorumlu kabul edilirken erkeğin başta ordu olmak üzere devlet kurumlarında yer alarak yeniden üretimini sağladıkları düzeni anlatır. Connell, bu cinsel iş bölümünü “belirli iş tiplerinin belirli insan kategorilerine bölüştürülmesidir ve bu bölüştürmenin daha sonraki bir pratiği kısıtlaması ölçüsünde bir toplumsal yapı” olarak açıklar (1998: 141). İktidar kavramı ise; toplumsal statü, ırk, sınıfsal konum, etnik aidiyetiyle şekillenen iktidar ilişkileri ile cinsiyete dayalı iktidar ilişkileriyle oluşan sarmala dikkat çeker. Otoritenin erkeklikle ilkişkisinin, yapının ana ekseni olduğunu savlayan Connell bu durumun “bazı erkek gruplarının sahip olduğu otoritenin yadsınması veya daha genel bir biçimde, temel toplumsal cinsiyet kategorileri içerisinde otorite ve merkezde olma hiyerarşilerininin kurulması” nedeniyle kimi zaman karmaşık ve çelişkili bir eksene doğru kayabildiğini söyler (1998:153). Kateksis ise, Connell’ın tüm toplumsal ilişkilerin duygusal – ve belki erotik boyutu – olduğu savından hareketle “bir kişinin başka bir kişiye duygusal bağlamını etrafında örgütlenen ilişkilerdir”. Connell’a göre, cinsel pratiklerin yönetilmesinde, başka yapılar da etkindir (1998:156) Bu bağlamda, kateksis kavramının cinsel arzuyu toplumsal cinsiyet denklemine katmayı hedeflediğini söylemek mümkündür. Sancar ise, kateksisin cinselliğin ve cinsel arzunun şekillendirdiği toplumsal ilişkilere vurgu yaptığını açıklar ve içinde bulunduğu toplumsal cinsiyet sistemi “kadınların boyun eğdirildiği, erkeklere tabi kılındığı bir yapıyı oluşturur ve sürekli kılar” der (2009:32).






SINIF, IRK, CİNSİYET BAĞLAMINDA BİR ANALİZ: HİZMETÇİLER


SINIF, IRK, CİNSİYET BAĞLAMINDA BİR ANALİZ: HİZMETÇİLER

                                                   Esra Arslan
          

   GİRİŞ

Jean Genet’in 1947 yılında kaleme aldığı “Hizmetçiler “ oyunu kız kardeş olan iki siyah hizmetçi, Solange ve Claire'in “Bayan” larına karşı kurdukları öldürme provaları üzerinden sınıf, cinsiyet ve ırk ilişkilerini,  köle ve efendi ilişkisini,  birbirleri ile olan kimlik çatışmalarını ele alan oyun içinde bir oyun kurgusudur. Claire ve Solange Zora Neal Hurston’un da ifade ettiği gibi “bir katır gibi dünyanın yükünü çeken  (Segal, 1992, s.243) iki kız kardeştir.  Bu yükün ağırlığı karşısında kendilerini var etme ve yüklerini boşaltma yoluna koyulan kız kardeşler oyun boyunca “bayan” larını öldürme planları kurarak ve bunu prova ederek bir anlamda gerçek hayatta olamadıkları ya da yapamadıkları eylemleri oyun içerisinde sergiler ve kendi benliklerini kurma ve benliklerine yabancılaşmayı reddetme yolunu seçerler. Ötekiliğin her biçiminin canlı bir temsili olarak hizmetçi kız kardeşler,  efendileri olan Bayan karşısında kendi zayıflıklarını her defasında fark ederler bu fark ediş onların iç dünyalarında yaşadıkları bu öfke, karmaşa, basiretsizlik duygularından kurtulmayı gerektiren bir yola ya da kadere sürükler onları. Oyun içindeki bu oyunda hizmetçi kız kardeşlerin varoluşsal problemleri bedenin dahi ortadan kaldırılmasını gerektirecek güçtedir ve oyun içindeki oyunda cinayet - intihar da denilebilir- kaçınılmaz bir hale gelir. Kimlik karmaşasının geçişlerin sık sık yaşandığı bu oyunda gerçekle oyun bazen iç içe geçer ve neyin gerçek neyin oyun olduğu belirsizleşir. Bayan (hanımefendi)  olmadan hizmetçi kız kardeşler, kız kardeşler olmadan da Bayan olur muydu sorusunun da tartışılacağı bu çalışma,  özne- nesne ya da  efendi köle ilişkisi, insanın kendi varlığını “yapma”  “olma” çabası sorunları  farklı fakat birbirini kesen kimlikler üzerinden  sorgulamalara odaklanacaktır.

 

 

İlk Prova: Ölümün Kesintide Kalması

Oyunun ilk bölümü, kız kardeş olan Solange ve Claire’in Bayanlarının yokluğunda onu öldürme provaları yaptıkları temsili bir oyunla başlar. Claire’in Bayanı sergilediği, Solange’ın ise Claire’i sergileyerek hizmetçileri temsil ettiği  bu oyun içinde oyunda Bayan rolündeki Claire Bayan olarak Claire ve Solange’in Bayana karşı duyduğu sınıf kinini,  açıktan Claire rolündeki Solange’a yöneltir. Kibar, iyi huylu, zengin ve güzel Bayan kendisi gibi olmayan fakir, siyah ve öfkeli hizmetçi kız kardeşler gözünde gerçek yaşamda olduğundan daha gaddar ve küstah temsil edilir. bayanın dayanışmacı değil “yardımsever” sıfatının altında öteki olarak gördüğü kız kardeşleri küçümseyen bir tavır olduğu fark edilse de oyun içindeki oyunda Bayana duyulan nefretin bir şekilde dışarıya taşması gerekir ve bu da onların kurguladığı oyun aracılığı ile gerçekleşir. Claire:

“ Gene mi bu eldivenler? Kurtulamadım bunlardan, sana kaç defa bunları mutfaktan çıkarma dedim. Anlaşılan sütçüyü bunlarla kandıracağını umuyorsun… Yoo yoo yalana sapma boşuna. Çık dışarı. Tükürüklerini de al, oynama o eldivenlerle” sözleri ile Bayan onların aşağılık değersiz bir varlık olduklarını hatırlatmaktadır.
Solange’ın çömelip Lame iskarpinleri tükürükleyip parlatması temizlik yaparken kullandığı “tükürük” metaforu gerçek hayatta kardeşlerin Bayan’ın ait olduğu sınıfa yöneltilen bir öfke ve kini temsil eder. Claire Bayan’a duyduğu nefreti Bayan’ın onları nasıl ezdiği yolu ile sergilerken kendi öfkelerini bir anlamda aşındırmaya çalışıyorlar.
Claire: “…Sizin için yapamayacağım şey yoktur,
Bayan: “bilirim bilirim, Beni ateşe bile atarsın… Sürünme, Geri çekil. Tekeler gibi kokuyorsun. Geceleri uşaklarla buluştuğun ahırların hangi kokuşmuş kerevetinden getiriyorsun bu kokuları… Sütçü don paça, yatağına buradan atlıyor değil mi?” diyerek ayak takımı hizmetçilerin kendileri gibi aşkları da değersiz ve silik olduğuna işaret eder . Solange Bayanın öfkesi ve alaycılığı karşısında “Sınırlar. Sınırtaşları… Dökülüşünüzü… döküm döküm saçılışını.” Diyerek Bayan üzerinden sınıfa duyduğu kini ifade eder. Bayan aşağılamaları ile, kendisini  kız kardeşlerin efendisi onları da köle olarak görür.
Hegel Efendi-köle ilişkisinin kavramsallaştırılması bakımından “Öteki”yi işaret etmiştir. Bu Efendi-Köle diyalektiği, her biri kendisini olduğu gibi kabul ettirmek isteyen iki bilinç arasındaki kölelik ve egemenlik ilişkisini betimler. Yani bu ilişkide kişi kendi öznel varlığının bilincine ancak bir başkasının varlığı ile varabilir. “Köle efendinin bilinçli varlığını doğru kabul eder ve kendi varoluşunu ona göre konumlandırdığı korkuyla kabul etmez ve bağımlı bir bilinçlilik yaratır. Bu bağımlı bilinçlilik efendi için kendinden emin oluşunun “hakikatini” oluşturan nesnedir” (Donovan,2009, s.224).Bayan da bu hakikati hizmetçi kardeşler üzerinde oluşturarak Hegel’in “her bilinç diğerinin ölümünü ister” belirlemesi üzerinden bilincin diğerini nesneleştirerek kendi özneliğini/efendiliğini koruma çabasına işaret eder.
Bayan: “ Hizmetçiler benimle yalnız benimle hizmetçiliklerini anlarlar. Benim bağırıp çağırmalarımla… bilirler.”  “Vicdan azabından ve korkudan çarpılmış ağızlarınızla, kırış kırış olmuş dirseklerinizle, modası geçmiş mintanlarınızla, eskilerimizi giymek için yaratılmış vucutlarınızla biçimsizliğimizin aynasısınız siz… Bizim yüzkaramız tıkacımız, bizim tortumuzsunuz.”
Butler’a göre ötekinin tanımasına muhtaç olmak, maduniyet yoluyla bir tanınma biçimi elde etmek anlamına değil, daha çok birinin tam da kendini oluşturan iktidara bağımlı olması anlamına gelir. Bu oluşum bağımlılığı hem inkar etmeyi hem de kabullenmeyi içerir (Akt. Özkazanç,2015, s.45)
Claire üzerinden sergilenen bu tavır ait olduğu üst tabakanın ezilenlerin durduğu konuma klasik bir tavrıdır ve Bayan da bu doğal olarak bunu “Hoş, neyiniz eksik ki… Eski entarilerimle bile prensesler gibi giyinebilirsiniz, yenilerini ise kim giyecek?” diyerek icra eder   Bayan rolündeki Claire oyun içinde zaman zaman gerçeğin performansını sergiler:
Kocamı polise yakalattırdım, onu ele verdim diye sana kul köle mi olayım?...” diyerek zaman zaman rolünü oyunun dışına taşırır ve gerçekle oyun yani oyun içindeki oyun karışır. Claire’in “Kraliçelerin beyaz entari ile yas tutuğunu bilmiyor musun?... Lame iskarpinlerimi de ver yıllardır göz koyduğun iskarpınlerimi.” gibi ifadeleri Claire’in bayana duyduğu öfkenin onun gibi, bir Bayan gibi olmak istemesinden kaynaklandığına tanık oluruz. Aslında Solange Bayan dolayımı ile sınıf piramidinin en üst tabakasını temsil eden hanımefendiliğin kendisine öfkeli iken Claire’in öfkesi zengin, gösterişli bayan/hanımefendi gibi olamayaşınadır. Solange hanımefendiliğe karşı çıkarken Claire zengin bir hanımefendi gibi olmak ister bu nedenle birinin varlık sebebi diğerini yok eden bir konumlanışa işaret eder.         Dolayısıyla oyun sonunda Bayanı ve beyefendiyi öldüremeyen kız kardeşler özne- nesne ilişkisine Claire’in ölümü ile son vererek bilinçlilik ya da “faillik” konumuna sıçrar. Hegel’e göre bir öz bilinç kendisiyle ilişkisi onun başka bir öz-bilinçle ilişkisi dahilinde oluşur:
 “Oysa Hegelle birlikte bilinçte başka bilinçlere karşı temel bir düşmanlık bulunduğunu gördüğümüz an, her şey aydınlığa kavuşmaktadır; bir özne, ancak başka öznelere karşı çıkarak ortaya koyar kendini: temel varlık olarak kendini olumlamak, öteki varlığıysa temel olmayan varlık, nesne durumuna sokmak ister (Beauvoir,1993, s.18). Solange ve Claire de kendi varlıklarını olumlamak için suç işlemeye yazgılı kılınmışlardır.

  Claire ikinci bölümde Bayanın yokluğunda Claire’in Bayanı taklit ederek, onun kıyafetleri kullanarak, aynada kendini seyrederek onun gibi olmaya çalışması ile alay eder:
“Haa evet, küçük bayan perdelere, yada dantelalara ,çarşaflara sarınarak odalarda hiç gezinmedi. Evet evet, aynalarda kendini seyretmedin…”, “Çamaşır mandallarını ver!...paydos artık bunlara. Paydos!... Benim de hizmetçilerim olacak.” Claire Bayanın yerine geçmek ,Solange ise nesne- özne ilişkisini sonlandırmak amacı ile Bayanı öldürmek ister. Kız kardeşlerin oyun içindeki oyunda sergiledikleri tavır gerçek hayatta içlerine sindiremedikleri durumun karşı hareketi gibidir. Roller üzerinden var olanı  gerçekmiş gibi performe ederler.
Solange  sabrının taştığını Claire’in de provakatif uslubu –“seni tepizledikçe, seni kudurttukça büyüyorum. Hadi bütün dolaplarını, bütün kurnazlıklarını dök ortaya.”-ile dile getirir ve isyan bayrağını çeker:
“…Sizden nefret ediyorum. Sizin o lavanta kokan göğsünüzden nefret ediyorum. Fildişi göğsünüzden… nefret ediyorum… Hizmetçilerin ayaklanmasını hesaba katmamaktır bu. İşte ayaklanma başlıyor bayancığım…” diyerek kendi varoluşunu sorunlaştırır. Solange  Bayanı ortadan kaldırarak ötekiliğinden de kurtulmuş olacak.
Bayan aynada kendi güzelliğine övgüler düzerken, Solange’ı ise “kapkara” olmakla ezer. Kırmızı kadife entarinin öfke, tehlike ve nefreti anlattığı gibi “kara” metaforu da  burada hem bulundukları sınıfı, hem yazgılarını hem de derilerinin rengini işaret eder.
 “Zifiri karanlık! Bilirim o nakaratı bilirim!”, ”Bayancığımın beyaz rengine… bileklerine acıyorum. Kapkara bir orospuyum.”
Hizmetçi kızkardeşler burada sadece sınıf ve cinsiyet  dolayımı ile değil etnik kimlikleri ile de  Bayanları tarafından aşağı konumda birer ötekilerdir. Segal beyazların egemen olduğu bir kültürde aynı ırkçı imgeler kaçınılmaz olarak bizzat siyahlar tarafından da içselleştirilir der (Segal,1992, s.224). Solange ve Claire de kendi benlik algılarını öteki olarak konumlandırırken Bayanlarının onlarda yarattığı imaj, algı üzerinden tanımlarlar. Kendilerini “Kapkara bir orospu” olarak tanımlamaları da bu kanıksamanın bir sonucudur. Butler arzunun “her zaman birinin kendi varlığı konusunda ısrar etme arzusu” olduğunu öne sürerken “kendi varlığında ısrarı… kendisinin olmayan bir dünyaya, başkalarının dünyasına boyun eğmesini gerektirir.”der (Akt.Özkazanç, 2015, s.46). Richard Wright ise beyazların istedikleri gibi siyahların hayatlarına tecavüz edebileceklerini bilmenin ne demek olduğunu “hepimiz beyazlardan nefret eder ve korkardık, ancak aniden karşımıza beyaz bir erkek çıkınca sessiz, itaatkar gülümsemelerimizi takınırdık… Hepimiz aynı utancı hisseder, beyazların egemenliği karşısında ne kadar aptal ve zayıf olduğumuzu düşünürdük.” (Segal,1992:228).
“Ne yazık ki kinimi bayancığımızın yüzüne çarpamadım. Ne yazık ki arkasından burun büktüğümüzü söyleyemedim. Kımıldamayın bayancığım. Ölüm üstünüze kanat gerdi” sözleri ile varlığın tatmini oyun içindeki oyunla sağlanır ve ölümün/ intiharın  gerçekleşmesine dek  sürer.
İntiharın öteki adı : Ayna Benlik
Solange ile Claire’in Bayanı öldürme provası çalar saatle birlikte yarıda kalır ve tamamlanamaz, Kız kardeşler bu plansızlığın beceriksizliğini bir biri üzerine atarak birbirlerini suçlamaya başlarlar. Çünkü provada bir türlü Bayanı öldürmeyi başaramazlar bir nevi plan sürekli kesintiye uğrar.  Solange ve Claire birbirleri sever gibi görünseler de aslında birbirlerini sevmezler. Çünkü birbirlerinin ayna benliği gibidirler ve kendi varoluşlarından kaçmak için diğerinin olmaması gerekir. Birbirlerine baktıklarında kendi yansımaları görürler fakat bu yansıma gerçek olanın kendisi, aslı değildir.
Solange:
“Ben aynaya bakar gibi senin yüzüne bakar, orda kurbanımızın açtığı yaraları görebilirim… Ellerimden kara kara  çoraplarımdan, saçlarımdan, daha bitmedi, birbirimize benzeyişimizden ben de bıktım… Benden hoşlanmadığını da biliyorum. Benden iğreniyorsun. Bunu biliyorum, çünkü ben de senden iğreniyorum. Kölelerin sevgisi böyledir. Birbirlerini sevmezler… Sen benim pis kokumsun…” der. Ortak bir kaderi paylaşan Solange ve Claire kendi ötekiliklerini, hor görülmelerini karşıdakinin varlığında  sürekli  gördükleri  için birbirlerinden nefret etme düzeyindedirler. Ötekinin bedeninde eyleminde hapsolan kız kardeşler kendilerini ele geçiren yabancılaştıran bu imgeyi yok etmek isterler. Çünkü ayna onlara pis kokularını sürekli açık etme işlevi sağlar.
     Claire:
…Orospuluk yapmaktan, maşa olmaktan, inançsız, öksüz ve pasaklı bir rahibe hayatı sürmekten bıktım artık. Sunağın mumunu yapmak varken, havagazı fırınını tutuşturmaktan usandım. Herkes bana arsızın kokmuşun biri gözüyle bakıyor, Sen de öyle bakıyorsun.
Hanımefendinin karşısındaki ötekilik konumu ise onlara sürekli aşağılık ve değersiz hizmetçiler olduklarını hatırlatır. Bayana karşı duydukları öfkenin yanı sıra varlıklarının ötekiliğini sürekli birbirlerine hatırlatır. Solange “…Benden iğreniyorsun. Bunu biliyorum, çünkü ben de senden iğreniyorum. Kölelerin sevgisi böyledir. Birbirlerini sevmezler.” der ve birbirlerini sevmeyen kız kardeşlerin duydukları isyanın oyun içinde örgütlenmesi gerekir, fakat bunu beceremeyen kız kardeşler artık birbirlerinin “koku”sundan da kurtulabilmek için hanımefendiyi zehirli ıhlamurla öldürmeye karar verirler. Beyefendiyi ihbar ederek hapishaneye yollayan Solange ve Claire Hanımefendiyi de öldürerek içinde bulundukları ötekilik konumundan kurtulmuş olacaklardır. Böylelikle, egemen olanın   ezilen karşısındaki konumu da alt üst edilecektir.
Bayan kocasının cezaevine girmesi ardından içinde bulunduğu yas haline uygun olarak davranmanın, lüks ve sefahat içinde yaşamanın anlamsızlığı üzerine konuşur. Bayan:
“…Kocam hapisteyken ben nasıl olur da tuvaletlerime, kürk mantoma kafa yorabilirim?” der fakat mateminden bahsederken bile yeni bir  “yas modası” başlatmaktan ölümünde tutacağı yastan daha “kelli felli” bir yas tutmaktan ve “cici elbiseler, çok pahalı entariler” diktirmekten bahseder. Bunu yaparken de “iyiliksever, yardımsever” bayanımız eskilerini de yoksul hizmetçi kız kardeşlere vermeyi ihtimal etmez. Bunun yanı sıra oyun adaletin, yargı sisteminin de egemenler lehine nasıl işlediğini ortaya koyar. Beyefendinin alıkonulduktan sonra kefaletle salıverilmesi üzerine Solange “ iyi valla, yargıçların onu salıvermesi büyük bir pervasızlık. Adaleti maskaraya çevirdiniz” der. Bayan da beyefendinin salıverilmesinin ardından “gece yarısı insanı adliyeden nasıl salarlar? Yargıçlar böyle geç vakitlere kadar kalırlar mı?” der.  İnancın, dinin samimiliği de kızkardeşler tarafından sorgulanır.
Solange: “…Sıraların üzerine diz çökmekten usandım artık. Hani kilisede ben de pekala o baş rahibelerin kırmızı kadifelerini giyebilir, günah çıkartmaya gelenlerin elmaslarından takıp takıştırabilirim. Hem daha soylu da davranabilirim…” Cenaze merasimlerindeki ritüellerin de farklı işlemediğini Solange’in Claire’in hayali cenaze töreninden kurduğu fanteziden biliriz. Solange:
“…Ne güzel değil mi ? En önde metrdoteller, ama fraklarının yakasında saten yok. Çelenk taşıyorlar. Onların arkasında hademeler. Kısa pantolonlu, beyaz çoraplı uşaklar. Bunlar da çelenk taşıyorlar… En arkada da kilise adamları…” Fakat kadın hizmetçiler de kendilerine ancak arkadan yer bulmuşlardır Solange’in fantezisinde. Kız kardeşler kadınların sınıf konumuyla da  aşağı tabakada olduğunu gösterirken kendi yoksunluklarını gidermek için kurtuluş yolu ararlar. Oyunda toplamda üç kadın karakter vardır. Beyefendinin ve sütçünün  sadece adını duyarız. Onunla ilgili yapılan konuşmalarda üç kadının da aynı kişiye duydukları duygu formları hizmetçi kız kardeşlerin Bayandan farklı olarak resmedilir. Sütçü de efendinin karşısında “zavallı” hizmetçilerin ortak aşkıdır.
Solange: “…Sütçüyü de mi elimden alacaktınız? Açık söyleyin. Sütçüyü elimden almak istediğinizi açıklayın. Yoksa Solange sizin çarkınıza okur.”
Solange: “İşte mutfağıma dönüyorum. Eldivenlerimle, bulaşıkların kokusu beni orda bekliyor…” Solange’in Hizmetçilerin ne tür işler yaptığını ifade eden sözleri de bu bağlamda okunabilir. Solange : “…Hizmetçiler ortalık temizler, ya da bulaşık yıkarken kasılmaktan başka bir şey yapmazlar. Olsa olsa süpürgeyi yelpaze yerine kullanırlar, basma önlükle de kırıtırlar…”
Solange ile atışmasında Claire Solange’a   “…Sen de artık yosmaların, birinci sınıf orospuların nimetlerinden yararlanmaya bakıyorsun. Sevgilin için her şeyi göze almaktan, yolunda küçük düşmekten… memnun olacağa benzersin. Sevgilini el üstünde tutsunlar diye gardiyanlara da peşkeş çekeceksin.” Sınıf dolayımı ile madunlaştırılan hizmetçiler üst sınıf erkeği ile birlikteliğinde en fazla erkeğin metresi olabilir algısı yaratılarak  “hafif meşrep değersiz hizmetçiler olarak tasvir edilmişlerdir, Varlıklarını kanıtlamaları içinde sürekli rekabet halindeki bu çoklu ilişkinin sonlanması gerekmektedir ki beyefendi ya da sütçü Mario geride kalanın olsun. Claire’in bayanı öldürme planından önce Solange’a söylediği “Nereden bulacaksın? Sen de benim gibisin. Sen de eksik eteksin. Sokaktan bir sütçü geçti mi allak bullak oluyorsun.” Sözleri de kanıksatılmış toplumsal cinsiyet rollerin kız kardeşler üzerindeki tezahürünün açık bir temsilidir.
 Hizmetçi kız kardeşler Solange ve Claire bulundukları yaşamı sürdürmek amacında değildirler ve  bayanı öldürme planı kurarlar oyunun ikinci bölümü olarak da kuracağımız bu sahnede Bayan eve gelir Solange ve Claire oyunun özellikle ikinci bölümünden sonra kimlikleri, duygu halleri sürekli yer değiştirir. Kimi zaman Solange öfkesini canlı tutmaya çalışıp harekete geçerken kimi zaman da Claire Solange’ın yerini alır
Solange : “Kinime yol vermektense sizi cehenneme kadar izlemeyi yeğ tutarım..
Claire: Bu işin ünü benim olacak sen zehirleyemedin ama ben zehirleyeceğim… Sıra bende!”
Solange bayanla beyefendinin geleceği korkusunu yaşayarak: “Hayır hayır sen çıldırmışsın. Burdan gidelim. Çabuk Claire. Durmayalım. Evin her köşesinden zehir fışkırıyor.” Diyerek kaçmak istemesine rağmen Claire’i  son sahnede temsili olarak öldürür ve cenaze merasimini anlatır. Törende ötekiler efendileri ile eşitlenmiş olur
“Yatakları yapmak için eğildim, camları silmek için eğildim, sebzeleri soymak için eğildim. Kapıları dinlemek, gözümü kilitlere uydurmak için eğildim. Ama şimdi dimdik ayaktayım. Turp gibi. Ben insanları boğarım!”
Faillik  ve Ötekiliğin Sınırlarında Solange ve Claire
Solange ve  Claire’in kimliğin akışkanlığı ,yapılıp bozulan , yeniden inşa edilen bir konumsallığın ifadesidir.
“Bedensel hareketler, edimler ve arzu performatiftir. Dışa vuruyormuş gibi yaptıkları öz veya kimlik aslında bedensel işaretler ve diğer söylemsel yollarla imal edilen ve sürdürülen üretimlerdir. Toplumsal cinsiyetli bedenin performatif olması demek, gerçekliğini teşkil eden çeşitli edimlerden ayrı bir ontolojik statüsü olmaması demektir (Butler, 2008, s.224) .
 Rollerin iç içe geçtiği bu diyologlarda yer yer Solange’in Claire, Claire’in Solange kimi zaman da Bayan olduğunu fark ederiz. Cinsiyetin tarihsel ve toplumsal bir kurgu olduğundan hareketle beden de akışkan kimlikler ve pratiklerle mücadele ve müzakere ilişkisi üzerinden yenilenir ve düzenlenir. Bu yenilenme tek boyutlu bir yenilenmeye değil çok boyutlu farklı kimliklerle ilişkilenerek gerçekleşir. Toplumsal cinsiyetin kadınlığı ve erkekliği diğer tahakküm biçimleri ile bağlantılı olarak sosyo kültürel  düzeyde kurulan konumsal bir ilişki olarak düşündüğümüzde   Butler bu ilişkiyi kimliğin doğasına ya da özüne bağlamaktan ziyade performanslar, tekrarlar üzerinden kurulduğunu ifade eder ve  cinsiyetlendirilmiş kategorileri çeşitli söylemler aracılığı ile üretir.
“Toplumsal cinsiyet nitelikleri ve edimleri, bir bedenin kültürel imlemini gösterme veya üretme biçimleri performatifse, bir edimin veya niteliğin ölçüsü olabilecek, önceden var olan bir kimlik yok demektir; hakiki ya da sahte, gerçek ya da çarpık toplumsal cinsiyet edimleri ortadan kalkacak, hakiki toplumsal cinsiyet kimliği koyutlamasının da düzenleyici bir kurgu olduğu açığa çıkacaktır” (Butler, 2008, 231).
Butler, toplumsal cinsiyeti “eylemlerin kaynağındaki kararlı bir kimlik olarak değil de zaman içerisinde zayıf bir inşa ile kurulan edimlerin stilize tekrarı üzerinden …tesis edilen bir kimlik”(Butler, 2008:230) olarak kurgular. Bu bağlamda kız kardeşlerin kimlikleri doğrusal bir düzlemde gerçekleşmez, kimi zaman geriye düşer, aşınırken kimi zamanda tekrarlarla  kurulan bir sürece dönüşür. Böylelikle Solange ve Claire özne ve nesne ilişkiselliğinde kendi inşalarının faili ve ötekisi olduğu sahnelerle karşımıza çıkarlar ve efendilerine karşı durdukları konum sık sık yer değiştirir, kaygan bir zeminden akmaya başlar. Butler fail madun ilişkisindeki geçişliliği şu şekilde dile getirir:
İktidar koşulları devam ettikleri sürece yinelenmek zorundadırlar; Özne tam da böylesi bir yinelenmenin alanıdır; hiçbir zaman mekanik olmayan bir tekrardır o…İktidar, kendini başlatan bir faillik görüntüsünün arkasına gizlenir… İktidarın yinelenmesi, maduniyet koşullarını zamansallaştırmakla kalmaz, aynı zamanda bu koşulların durağan yapılar değil, zamansal -yani etkin ve üretken- olduklarını gösterir( Butler, 2005, s.23).
Claire: “Ama bayancığımızı unutma! O bizi sevmez mi? Bayancığımız melek gibidir. Bayancığımız altın yüreklidir. Bizi başının üstünde tutar.”
Solange: “Bizi koltuklarını sevdiği kadar sever. Bir de ayakyolunun pembe fayanslarını… sevdiği kadar sever.”
Başka bir sahne de ise yer değiştirmiştir roller
Solange: Ama bayanı yine de yok yere öldüremeyiz.
Claire: “yok yere mi çektiklerimiz yetmez mi? Niçin öldürmeyecek mişiz? Bundan daha sağlam bir neden hiçbir yerde bulunamaz…” diyerek kimliğin sabitleşmiş hali ortadan kalkarak devingen bir hat üzerinden ilerler. Bu devingen hat her defasında doğrusal bir düzlemde ilerlemez. Burada önemli olan sürecin kendiliği, performansın icrasıdır. Bir nevi Solange ve Claire kimlikleri yol gider, bu yol taşlı çakıllı, düşüp kalkılan, kimi zaman öteki kimi zaman da fail , özne olunan bir yola sürüklenir.

Claire ve Solange Bayanı öldürme provaları yaptıkları halde planları başarısızlığa uğradıklarında  Claire rolündeki Solange’a hanım rolündeki Claire kendini öldürtür, ardından Solange’in bu temsili cinayetinden etkilenen Claire Solange hayalden çıkıp gerçekte de bu ölümü gerçekleştirmesini ister. Çünkü ne beyefendinin ne de bayanın üstesinden gelip ötekiliklerinden kurtulabilmişlerdir. Bu nedenle artık birbirleriyle olan ikili ilişkide yüzleşme kaçınılmaz olur.
 “Ne yazık ki kinimi bayancığımızın yüzüne çarpamadım. Ne yazık ki arkasından burun büktüğümüzü söyleyemedim. Kımıldamayın bayancığım. Ölüm üstünüze kanat gerdi”
 Bayanı öldürmeyince birbirlerini öldürerek hem bayandan hem birbirlerine öteki olduklarını fark ettiren yansımalarından kurtulmuş olacaklardır Böylelikle birinin ölümü diğerinin yaşaması özne olarak kendi tekilliğini kurması anlamına gelecektir. Solange ve Claire in varlıklarının birbirinin yansıması olduğu bu rahatsız edici yansımanın sonlanması için oyunun sonunda Claire ölüme hazırlanırken “Hele hüküm giydiğin zaman beni de büyük bir özenle içinde taşıyacağını aklından çıkarma. Güzel , özgür ve mutlu olacağız…” der.

 SONUÇ
Cinsiyetin performatifliği üzerinden yol alan bu çalışma oyun içinde  oyun kurgusu içinde  söylemler üzerinden kimliklerin akışkanlığını, sürekli kurulumunu, doğal ya da özsel kategorilerle açıklanamayacağını, müzakere ve mücadele halinde farklı dönüşümler barındırdığını anlatırken farklı sınıf ,cinsiyet etnisite gibi  tahakküm biçimleri ile de ilişki halinde olduğunu göstermesi bakımından önemli bir yerde durmaktadır. Solange ve Claire toplumsal cinsiyet kimliklerini sabit, özsel olmayan bir performatif inşa yolunda kazanır ve kaybederler. Dolayısı ile efendiliğin kendisine karşı çıkan ve bir efendi olmak isteyen iki kız kardeş, kendi varlıklarını olumsuzladıkları ve bir yanıyla da aşağı konumsallıklarını birbirlerine hatırlattıkları için fail olmak ve özne olma yolunda yıkıcı/ yakıcı bir eyleme ihtiyaç duyarak ölme, öldürme, intihar, suç işlemeye yönelirler. Bu eylem hem Solange, hem Claire, hem de bayan için bir anlamda özgürleşmeyi getirir. Ölüm ve öldürme eylemi kimliğin kendi içinde yaşadığı acizliklerin, baskı ve zorun tahakküme karşı direniş ilişkisi içinde varılan kapısı haline gelir.

  KAYNAKÇA
 Özkazanç, A. (2015). Feminizm ve quer kuram. Ankara: Dipnot yayıncılık
Butler, B. (2008). Cinsiyet Belası. Çev. Başak Ertür. İstanbul: Metis Yayınevi.
Butler, B. (1995). İktidarın Psişik Yaşamı. Çev. Fatma Tütüncü, İstanbul: Ayrıntı         Yayınevi.
De Beauvoir, S. (1993). Kadın, İkinci Cins I: Genç kızlık çağı, Çev. Bertan Onaran.  İstanbul: Payel Yayınları.
Donovan, J.(2009). Feminist teori. Çev. Aksu Bora, Meltem Ağduk Gevrek, Fevziye Sayılan. İstanbul: İletişim Yayınları.

Segal, L. (1992). Ağir Çekim, Değişen Erkeklikler, Değişen Erkekler. çev. Volkan Ersoy, İstanbul: Ayrıntı Yayınları

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Teslimiyet Filminin Cinsiyetin Toplumsal İnşası Bağlamında Analizi: “Kurtuluş Çağrısı”na Sırt Çevirmek

Teslimiyet Filminin Cinsiyetin Toplumsal İnşası Bağlamında Analizi: “Kurtuluş Çağrısı”na Sırt Çevirmek

                                                                                                               Işıl KIZILIRMAK*

Giriş
Beden, bireyin kendisini tanımlama ve benlik inşasında etkin rol oynayan bir kavramdır. Bu bağlamda, öncelikle bireye bir "kimlik" ve o kimliğe uygun normlar sunduğu öngörülen bedenin sosyokültürel olarak inşa edildiğinden söz etmek gereklidir. Sosyolojik çalışmalara yakın zamanda konu olan beden, kendisine atfedilmeye çalışılan doğallığın aksine doğumla gelen biyolojik bir farklılıkla değil ideolojinin ona atfettiği sınırlar ve beklentilerle kurgulanır. Bedenin doğumla kız/ erkek, dişi/eril olarak yaftalanması ile başlayan bu süreç, bedenin toplumsal normlara uygun biçimde şekillenmesi ile devam eder. İdeolojinin, doğumla atanan cinsiyetin sınırlarını belirleyişi, onu değişmez bir özmüşcesine inşa edişi, ona atfettikleri ve reddettikleriyle kurgulayışı toplumsal cinsiyet kavramıyla ifade edilir. Bedenin kadın/erkek ikili karşıtlığı üzerinden inşası, toplumsal cinsiyet kavramının kurgusallığı ile ilişkilidir.
Toplumsal cinsiyet (gender) kavramı en güncel haliyle, cinsler arasındaki ilişkinin toplumsal olarak örgütlenmesini açıklamak  (Scott, 2007: 3) ve “cinsiyet” ya da “tinsel farklılık” kelimelerinin anlamlarının biyolojik farklılarla temellendirilmesini reddetmek için ilk kez Amerikalı feministler tarafından kullanılmıştır (Scott, 2007:3) Segal (1992: 98) ise kavramın 1968’de toplumsal cinsiyetin biyolojik ‘cinsiyet’ten farklı olabileceğini göstermek üzere Robert Stoller tarafından ortaya atıldığını, 1970’li yıllarda ise Ann Oakley’in çabaları ile kullanımının yaygınlık kazandığını ve Oakley’in cinsiyetin biyolojik olarak kurulmasına karşı, ‘kadınlık’ ve ‘erkeklik’ fenomenleri olarak toplumsal cinsiyetin kültürel olarak kurulduğuna dikkat çektiğini söyler. Toplumsal cinsiyet biyolojik fark değinilerinden ayrı ve ideolojik olarak kurgulanan, toplumun “kadın” ve “erkek” kimliklerinden beklenti ve retlerini içeren bir inşa halidir. Toplumsal cinsiyet kodlarının, kendisini inşa ederken aynı anda karşıtını inşa ettiğini ve karşıtlıkla da temellendiğini söylemek mümkündür. Scott(2007:53), toplumsal cinsiyet kavramının kadın ve erkek arasındaki karşıtlığa işaret ederken bu karşıtlığın anlamını da oluşturduğunu savlar. Scott ’a göre, bu kavramın yarattığı referans güvenilir ve değişmez olmalı, doğal ya da ilahi bir düzenin parçası gibi algılanmalı ve insanlar tarafından inşa edilen bir şey gibi görünmemelidir.
“Cinsiyet”e atfedilen normların doğallıkla geliştiğini ve bu bağlamda değişmez olduğu algısının toplumsal cinsiyet rollerinin düzen tarafından belirlendiği gerçeğini perdelediğini düşünen Wittig (2013:39), cinsiyet farklılığı ideolojisinin kadınlar ve erkekler arasındaki toplumsal karşıtlığı doğa bahanesiyle örten bir sansür gibi işlediğini ve eril/dişil ya da erkek/dişi biçimindeki kategorileştirmelerin toplumsal farklılıkların her zaman ekonomik, politik ve ideolojik bir düzene bağlılıkla temellenmesinin üzerini örttüğünü söyler. Wittig (2013:39)’e göre, cinsiyet kategorisi kadın üzerindeki eril tahakkümün sürdürücüsüdür ve cinsiyet kategorisi toplumu heteroseksüel olarak kurar, erkek ve kadın arasındaki ilişkiyi “doğal” oluş temeliyle düzenler ve kadınları heteroseksüel bir ekonomiye maruz bırakır; bu ekonomik düzende kadın “tür”ü üretmekle yükümlüdür.  Cinsiyet kategorisinin kadınların cinsel varlıklara dönüştürüldüğü, kendileri için belirlenen kategorinin sınırlarının dışına çıkmadığı bir heteroseksüel toplum ürünü olduğunu savlar .
İktidarın toplumsal cinsiyet rolleri üzerindeki etkisini ve ilişkisini anlatan Connell (1998:131), kadınlar ve erkekler arasındaki ikili karşıtlığının temelinde emek, iktidar ve kateksis ana yapılarının bulunduğundan söz eder. Buna göre bu üç ana yapı birbirleriyle paralel biçimde ilerler ve birbirlerinin sürekliliğinde rol oynar.  Aile, kurumlar, işyeri, sokak ve özellikle devlet bu yapıların işlerliğini ve devamlılığını sağlarken, eril tahakkümün hüküm sürdüğü cinsiyet rejimleri oluştururlar.
Biyolojik belirlenim savının üzerini örttüğü gerçek; cinsiyetin doğum anından itibaren ideolojik olarak kurgulandığı, yani toplumsal cinsiyetin inşa edildiğidir. Bu kurgunun gereklerini reddetmek ve bedenin heteronormatif sınırları aşması konusunda direngen davranmak da – kurgunun örüntülerinden tamamen arınmak olası görünmese de- mümkündür. Çalışmanın konusu olan filmin odağındaki dört karakter bu mümkün olma halini deneyimlemektedir. Her biri “doğum cinsiyetlerinin aksine kendilerini kadın olarak tanıyan/tanımlayan, sunan ve buna uygun yaşayan kişilerdir” ( Koyama, 2013:364) yani trans bireylerdir. Trans kelimesi doğumla gelen cinsiyetle ideolojik olarak inşa edilen toplumsal cinsiyet arasındaki bağlantıyı kesmeye çabalayan, toplumsal cinsiyet normlarına uymayı reddeden herkes için kullanılmaya başlamıştır ( Koyama 2013:364)

Teslimiyet Filminin Söylemi ve Gerçek Olanın Sorgulanması
Teslimiyet- Other Angels, seks işçiliği yapan dört transseksüel kadının hayatına; onlardan biri olan Sanem ve yaşadıkları sokağa taşınan Gökhan’ın ilişkileri üzerinden toplumsal cinsiyet inşası, heteronormatif sistemin beden üzerindeki dayatmaları ve homofobik şiddete odaklanan bir film. Öncelikle filmdeki dört karakterin gerçek hayatlarında transseksüelliği deneyimlemiş bireyler olmalarının filmi dikkate değer kıldığını söylemek mümkün.  Filmin -özellikle Hayat’ta belirginleşen şekilde- trans seks işçilerini tercihlerinin bedeli olarak, heteronormatif ve ataerkil sistem tarafından cezalandırılan acınası kader mahkumları ya da salt iyiler olarak temsil etmeyip sahiciliğe yaklaşması ve bunu yaparken normal kabul edilenin sahiciliğini sorgulatması bakımından ( filmde sıkça karşımıza çıkan abartılı oyunculukların da, normal olanların dünyasının gerçekliğini sorgulamaya imkan vermek; bu çelişkiyi göstermek üzere vurgulandığını düşünmek mümkündür) değerli bir örnek olduğu söylenebilir. Trans bireylerin farklı bir kimlik inşa etmek üzere çıktıkları yolculuğun, tek bir modelin kopyalarıymışçasına sunulduğu temsillerinin aksine, normatif eşiğin diğer yanında kalanlar gibi kendine özgülükleri ve biriciklikleriyle temsil edilmeleri de kanımca önemlidir.  Anlatı,  toplumsal cinsiyetin ideolojik olarak inşa edildiğini ve hayli derin bir kurguya sahip olduğunu savlar. Öyle ki, toplumsal cinsiyet sadece kadın ve erkeğe çizdiği sınırlar, temsil gereklilikleri ve kadın-erkek ikili karşıtlığından ibaret değildir. İnşa bu normların dışına çıkan, kendi bedeni ve kimliğini kurgulamak isteyen bireyin, ötekinin sınırları belirlerken de etkindir. Karşıtının temsilini de kendi çizer.
Çalışma boyunca karakterler üzerinden yapılmaya çalışılan okumalar/tartışmalarda da görüleceği üzere filmin, görmeye alışkın olduğumuz temsillerin aksine normal ve gerçek dayatmalarına ve devlet eliyle sürdürülen sistematik işkenceler dahil eril tahakküme karşı direngen bir tavır sergileyip, heteronormatif çağrıya boyun eğmeyerek yürümeye çabalayan kadınların hayatlarına odaklanarak ezber bozmayı amaç edindiğini söylemek mümkündür. Ayrıca filmin, homofobi ve homofobik şiddetin bunca yoğunlukta var olduğu bir ülkede, medyadaki eşcinsellik temsilerinin izleyicinin eşcinselliğe yönelik tutumunu belirlemesinde etkin rol oynaması da göz önünde bulundurulduğunda (Calzo ve Ward’tan aktaran Ertan 2011:98) , homofobik söylemden uzak bir dil inşa etmeye çalıştığı açıktır.

Teslimiyet: “Kurtuluş Çağrısı”na Sırt Çevirmek
Hayat, Mavi, Aygül ve Sanem** aynı evde yaşayan ve yaşamlarını sürdürmek için seks işçiliği yapan transseksüel kadınlardır. Her akşam aynı iş pratiğini yineliyor olmaktan dolayı rahatsız olduklarını söylemek mümkündür. Hayat karakteri; evin, işin sahibidir ve evdeki diğer kadınların davranışları üzerinde söz sahibidir.  Deneyimlediği transfobik şiddet nedeniyle dış dünyaya ve insanlara karşı açıkça öfkelidir. Bu öfkenin kimi zaman kendini ve kararlarını sorgulama/suçlamadan beslendiğini ve bu iki huzursuzluk odağının birbirini harladığını düşünebiliriz. Kanımca, Hayat dünyaya ve kendi kimliğine yönelik söylemleriyle filmin odağındaki konulara dair en net düşünme alanını yaratan karakterdir. Mavi’nin ortak geçmişlerine dair anlattıkları ile küçük bir yerde ibne olmanın baskısıyla yaşadığını, gördüğü şiddet karşısında direngen bir tavır sergileyip olmak istediği kişi olarak yaşamaya başladığını öğrendiğimiz Hayat’ın iktidar arayışı film boyunca devam eder. Evdeki diğer kadınlar üzerinde doğrudan fiziki ya da sözlü şiddetle beslenen bir iktidarı elinde bulundurur. Bu iktidar olma halini yitirmekten dolayı endişelendiğini görürüz. Günlük pratikleri düzenlemek, evdeki nizamı kontrol etmek ve diğer bireyler üzerinde söz hakkının tek sahibi olmak açısından zaman zaman bir eril bir figürdür. Ayrıca çalışma saatlerini, düzenini belirleyen; parayı elinde bulunduran olarak da iktidar ve doğalıyla erillik kuşandığına şahit oluruz. Kimi zaman baba kimi zaman patron olarak kuşanılan bu erilliğin ve diğerleri üzerinde tahakküm kurma halinin doğrudan Hayat’ın tercihleri ile şekillenmemiş olup, içinde bulundukları şartların dayatmalarından kaynaklandığı filmde net olarak olmasa da yansıtılmıştır.
Hayat kendini sıklıkla ezileni olduğu çarkın ezeni olarak konumlandırmaya çalışmaktadır. Bu açıdan anlatının;  transfobik ve homofobik şiddetin onu deneyimleyen bir trans bireyi, olmak istediği kimliğe yabancılaştıracak çelişkilerle donattığını;  kendisini var etme sürecinde iktidar döngüsünden ayrışamama ve özgürleşememesinden söz etmesi açısından dikkate değer bir temsil sunduğu söylenebilir. Doğumla gelen bedenin gerektirdiği biçimde yaşamayı reddedip kendi kimliğini yeniden inşa etmeye çalışan bir birey, içinde yaşadığı düzenin tahakkümüne bütünüyle sırt çevirmesi olası görünmediğinden, reddettiği kimliğin gerekleriyle yaşamak zorunda kalmak ve bu çatışmayla başa çıkmak zorunda kalmaktadır. Anlatı boyunca yaşadığı ani duygu değişimleri bu çatışmanın arka planı üzerine düşünmeye imkan verecek şekilde kurgulanmıştır. Öte yandan bir eril öznenin kendi varlığı üzerinde iktidar kurmasını bekleyen ve bu halden hoşnut bir tutumu da vardır. Kendisine sahip çıkan, arzulayan bir erkekle normal sınırlarına dahil olmuşçasına sürdürülebilecek; heteroseksüel düzenle kurgulanmış bir ilişki aradığını söylemek de mümkündür. Hayat’ın çelişkilerinin tamamı ve özelde aradığı ilişkinin beklentilerini Koyama’nın değerlendirmesi üzerinden okumak faydalı olacaktır:
“Ne var ki hiç kimse kurumsallaşmış cinsiyet sisteminin sosyal ve kültürel dinamiklerinden azade değildir. Cinsiyet kimliklerimiz veya ifadelerimiz hakkında kararlarımızı ataerkil ikili cinsiyet sistemi bağlamı içinde verdiğimiz gerçeğinden kaçamayız. Özellikle trans kadınlar kendine kimin doğal kadın olduğuna, kimin olmadığına karar verme yetkisi gören tıp cemaati tarafından tanınmak ve meşrulaştırılmak için geleneksel “kadınlık” (femininity) tanımını kabul etmeye teşvik edilmekte, kimi zaman buna mecbur bırakılmaktadırlar. Çoğu zaman trans kadınlar kadın olarak onaylanmak ve hormonlara, tıbbi müdahalelere ulaşabilmek için kadınlıklarını toplumsal cinsiyete dair kalıpları içselleştirerek “kanıtlamak” zorunda kalıyorlar...” (Koyama 2013:365)
 Bu açıdan heteroseksüel düzenin kurgusuna dair reddettiğinin kendi bedeni konusunda tercih yapabilme özgürlüğü olduğunu; bu tercih doğrultusunda var ettiği yeni bedenle aynı düzenin bir oyuncusu olmak istediği, topyekün bir reddediş içinde bulunmak istemediği, dayatılan normları içselleştirerek hareket ettiği söylenebilir.
Mavi hikayesini kendisinden dinlediğimiz tek karakterdir. Hayat’la aynı yerde büyümüş, aynı çevreden aynı homofobik şiddeti yaşamıştır. Adlı adınca ibne diye tarifler kendisini; heteronormatif söylemin ötekine yönelttiği tanımlamayı kabullenişi/yadırgamayışındaki bu tutum, trans oldukları için onu ve arkadaşlarını aşağılayanların tavrına kızgın olmayışında da görülür. İlk gençliğinden beri Hayat’a aşıktır ancak homofobik şiddet doğrudan ölüm tehdidine dönüşerek zorunlu bir evlilik ve çocuk sahibi olmayı dayatmıştır ona. Bu dayatma; cinsiyet belirlenimi, cinsiyete atfedilen temsil zorunluluklar ve heteronormatif sistemin beden üzerindeki tahakkümüne dair okumalara imkan verir. Kendi tercihi olmayan bu heteroseksüel aile babası, gerçek erkek kalıbına sığmayı reddederek Hayat’ın peşinden İstanbul’a gelmiştir. Geçiş sürecini tamamlamış olan Hayat’la birlikte İstanbul’a geldiğinde homoseksüel bir erkek olduğunu ancak daha sonra yaşamına trans bir kadın olarak devam ettiğini öğrendiğimiz Mavi karakteri; cinsiyetin inşa edilen, değişebilir/çeşitlenebilir bir inşa halinden ibaret olduğunu söyler.
Hayat ve Mavi’nin doğrudan heteroseksüel sistemden birer temsil atfetmek yanılgısına düşmemeye çabalayarak, -ve karakterlerin iradi kararları dışında gelişen süreçlere dahil olduklarının işaret edildiği kabulüyle-  ev içi ilişkilerde iktidarı elinde tutan erillik kuşanmış bir temsille, bu eril iktidarın sıklıkla doğrudan muhattabı ve devamlılığını sağlayan olan dişil temsil olarak konumlandıkları söylenebilir. Bu açıdan temsiller, iktidarın ve reddedilen normatif dayatmaların karşıtının hayatına sızması ve orada yeniden inşasındaki rolünün açığa çıkartması olarak da okunabilir.
Aygül karakteri, anlatının sürdürücülerinden olan beden, kimlik, toplumsal cinsiyet inşası gibi kavramlara dair okumalar yapmak için fazla imkan sağlamamaktadır. Zaman zaman mutsuz/pişman tavırlar sergilemekle birlikte, işten ve arkadaşlarından ayrılarak annesiyle yurtdışına çıkarken mutsuzluğunun kaynağında; tercihinin değil bu tercihi yaşayabilmek için yapmak zorunda kaldıklarının yani bedenini özgürleştirmek için çıktığı yolda beden özgürlüğünü devretmesinin durduğunu anlatır. Tutumunu belirleyen, seks işçiliği yapmak durumunda olması, bedeni üzerindeki söz hakkının müşteriler ve aracılara devri, reddettiği düzenin hayatının belirleniminde bunca rol oynamasına karşı hissettikleridir. Film, bu noktada da cinsiyetini kendi istediğince var etmek isteyen karakterin pişman olup, bedel ödediği (bu yolla düzene aykırı davrananın kendi eliyle cezalandırıldığı) mesajını vermekten kaçınmıştır, aksine düzenin beden üzerinden sızan ve doğrudan bedeni kısıtlayarak süregelen gücüne vurgu yapmıştır.
Sanem filmin başından itibaren sessiz, duygusal, romantik bir karakterdir; arkadaşları arasında kadına atfedilen özellikler en çok Sanem’de görülmektedir. Gökhan’ karşı yoğun bir duygusal bağlanımı olduğu görülmektedir ancak anlatı, bu aşk hikayesini seks işçisi trans kadını zorunlulukla sürdüğü işi yapmaktan kurtarıp, kendisine sahip çıkacak kahraman erkeğin yolunu gözleyen mağdur ve mahkum bir temsile evriltmemiştir. Ne Sanem’in arkadaşları arasındaki en iyi/gerçek kadın olarak aşkı hak ettiğini ima edilmiş ne de Gökhan’a ve elbette sesi olduğu normatif dayatmaya boyun eğerek yeni ve normal bir başlangıç yapmasının çağrıcısı olunmuştur. 
Gökhan, varlığını hayatına giren kişilerin ellerine teslim etmiş görünen bir karakterdir.  Sevgilisi Buket tarafından reddedilmek, hayatını amaçsız kılar. Ancak Sanem’in hayatına girişi ve onu adli süreçlerden uzaklaştırmak yolundaki girişimleri salt duygusal değişim ya da hayatına anlam katmak üzerinden okunamaz. Gökhan, Sanem’i kadın bedeninden uzaklaştırmaya karar verdiğinde, uyguladığı psikolojik işkence polislerin uyguladığı fiziksel işkenceden farksızdır. Trans bireylere yıllarca devlet eliyle özellikle saç kesme/kazıma ile işkence edildiği de düşününce, Gökhan’ın Sanem’in bedeni üzerinde inşa etmeye çalıştığı doğrudan kurulu düzenin normlarıdır. Gökhan’ın hayatını anlamlandırmaya başlayan, onu harekete geçiren itki; düzenin bekçiliğine soyunmaktan gelen güçtür. Sanem ve arkadaşları, polisler tarafından şiddet uygulanıp gözaltına alındıklarında –hatta Aygül kanlar içinde, baygın önünde sürüklenirken- ikirciksiz biçimde paçayı kurtarmış olmanın umarsızlığıyla evine dönmesi de, kendisini çarkın hangi tarafında konumlandırdığının göstergesi olarak okunabilir. Sanem aynadaki yansımasının bir erkeğe dönüştürüldüğünü gördüğünde Gökhan’a “bir de seni becermemi mi isteyeceksin” der. Bu soru, Gökhan’ın film boyunca öyle değilmişçesine yaşadığı hayatın cilasını kazır. Bu sorunun yarattığı öfkenin ve Sanem’i hiçleştirmedeki çabasının temelinde homofobinin olduğu; Gökhan’ın davranışlarının yaşadığı ilişkiyi ve doğalıyla kendini temize çekme ihtiyacıyla şekillendiği düşünülebilir. Öte yandan, bu dönüştürme çabasındaki ısrar; sadece Sanem’in söz konusu suçun faili olmayı dahi kendine yabancılaşmamak, dilediğince var olmaya çabalamak adına kabul ettiğini görememesinden değildir. Gökhan bu dayatmayla yani iktidarın sesi/eli olarak Sanem’i saptığı yanlış yoldan çevirmeye ve normal bir hayat kurgulamaya çalışan fedakar erkek kahramandan fazlasıdır çünkü bu yolla kendini ve iktidarı(nı) yeniden var etmeyi de amaçlamaktadır. Sanem’in bu kurtuluş çağrısına ve gerisinde duran normlara hapsolmaya boyun eğmeyerek Gökhan’ı terk etmesi;  Hayat ve Aygül’ün annesi arasında geçen,
“-Yaşadığınız hayat, hayat değil kızım
- Benim adım Hayat, bu bana yeter!”
diyaloğunun iradi bir karar olarak yeniden dile getirilmesidir.
Sanem’in Gökhan’ın sunduğu eşiğe doğru adımlamaması;  bireyin var olmak istediği şekilde yaşaması, dayatılanı reddederek sistem inşasını yerle bir etmesi ve bu uğurda bedel ödemekten/ödetilmesinden çekinmemesi olarak okunabilir. Sanem kendisinin söz sahibi olmadığı geleceği hiçe sayarak, ideolojik olarak kurgulanmış gerçekliği yok etmeyi seçer. Gökhan’ı bırakıp kendi özgürlüğüne yürüyen Sanem’in ardından beliren kent siluetinin geniş açıyla görülmesinin, filmin başındaki yakın plan sokak çekimlerine gönderme içerdiğini düşünmek de mümkündür. Sanem, hem doğrudan Gökhan’da dile gelen düzen çağrısını, hem de o düzenden oyunbozanların hayatına sızan dayatmaları geride bırakarak yürümektedir; kendi bedeni, kendi tercihi ve reddedişiyle.
Anlatı boyunca polis tarafından uygulanan sistematik şiddet de, Hayat’ın sevgilisinde cisimleşen şiddet de eril iktidarın en büyük düşmanlarından biri olan homofobi ile birlikte yürür hatta onunla temellenir. Trans seks işçileriyle birlikte olmak bu gerçek erkek temsilleri için sürekli yinelendiği biçimde tiksinti verici bir aşağılama/aşağılanma nedenidir. Translarla ilişki kuran gerçek bir erkek değil, aşağılanması gereken bir hedeftir. Hedef olmamanın yani ibneliği reddetmenin yolu da gerçek ibneyi yok etmeye çalışmaktan geçer; heteroseksüel düzenin yüce erkeği, kendisine yöneltilen oku karşısındaki transa/heteroseksüele saplamalıdır ki, kendi kimliğini yeniden üretebilsin.

Sonuç
Teslimiyet filmi, cinsiyetin biyolojik belirlenim savlarının ve heteronormatif dayatmaların aksine değişime/çeşitliliğe açık olduğu, toplumsal cinsiyet sınırlarının reddedilerek bedenin özgürleştirilebileceği, parçası olunmak istenmeyen düzenin ötekinin hayatına sızışı ve belirleyen bir güç olmayı sürdürmesi üzerine ezber bozan söylemlere sahiptir. Trans kadınları tercihlerinin bedelini ödeyen suçlu, pişman bireyler değil normatif çağrılara sırt çeviren direngen bireyler olarak temsil ederek de alana dair değerli olabilecek bir katkı sunmuştur. Trans bireylerin tıpkı heteroseksüel dünyanın normal bireyleri gibi biriciklikleri üzerinden anlatarak, transseksüel ya da homoseksüel temsilinin özgürleşememiş birer kopya olduğu anlatıların söylemini tekrara düşmemiştir.


Kaynaklar:
Scott, W.J. (2007). Toplumsal Cinsiyet: Faydalı Bir Tarihsel Analiz Kategorisi.  İstanbul: Agora Kitaplığı
Segal, L. (1992). Ağır Çekim Değişen Erkeklikler Değişen Erkekler. İstanbul: Ayrıntı Yayınları
Wittig, M. (2013). Straight Düşünce. İstanbul: Sel Yayıncılık
Connell, W.R. (1998). Toplumsal Cinsiyet ve İktidar.  İstanbul: Ayrıntı Yayınları
Koyama, E. (2013) “Transfeminist Manifesto” Queer Tahayyül içinde (ss. 363-372), (Hazırlayanlar: Sibel Yardımcı ve Özlem Güçlü), İstanbul: Sel Yayıncılık
Ertan, C. (2011). “Medyada Eşcinselliğe ve Eşcinsellere İlişkin Söylem (ler)” Medyada Hegemonik Erkek(lik) ve Temsil içinde (ss. 95-123) , (Hazırlayan: İlker Erdoğan), İstanbul: Kalkedon Yayınları



*Mersin Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kadın Araştırmaları Yüksek Lisans Öğrencisi

**Hayat ve Mavi karakterleri, cinsiyetin toplumsal inşası ve bedenin kurgusundaki sınırsızlık savları, reddedilen normların hayatlarında bulduğu tezahür üzerinden diğer karakterlerden yoğun incelenmiştir.